|
Osmanlıların İlk Devirlerinde
Yazılmış Olan Bazı Eserler
Âlim ve mütefekkirleri himaye
Osmanlı devletinin temeli atılıp teşkilâtı yapıldığı
sırada İznik medresesi ile de ilk ilmî hareket
başlamıştı; devlet hudutlarının genişlemesi ve ilim
adamlarına karşı gösterilen himaye, Orta Asya, İran,
Suriye ve Mısır'dan ve Anadolu beyliklerinden buraya bir
hayli fikir adamlarının ve sanatkârların gelmelerine
vesile olmuştu.
Diğer Anadolu beyleri gibi ilk Osmanlı hükümdarlarıyla
devlet adamlarının pek çoğu ana dil olan Türkçeden başka
dil bilmedikleri için kendilerine ithaf edilen eser veya
tercümeler de -bazı ilmî eserler hariç- Türkçe olurdu;
bu hal, Türk lisanının tekâmülü ve Türkçe eserlerin
artması cihetiyle Anadolu ve Rumeli'de kültür hayatının
süratle inkişafını gerektirmiştir.
Hükümdarlarla Şehzade ve Devlet Adamlarına İthaf Edilen
Bazı Eserler
XIV. Yüzyılda Süleyman Paşa ve kardeşi I. Murad ve onun
oğlu Yıldırım Bayezid ile Çandarlı Halil Hayreddin ve
oğlu Ali Paşa'ların ve XV. yüzyıl ortalarına kadar Emîr
Süleyman, Çelebi Mehmed, II. Murad, Tokatlı Hacı ivaz
Paşa ve Timurtaş Paşa-zade Umur Bey ve Çandarlı-zade II.
Halil Paşa ve Burgazlı diğer Halil Paşa ve saire gibi
hükümdar ve devlet adamlarının gösterdikleri himaye ve
teşvik sayesinde Osmanlılarda siyasî ve askerî
muvaffakiyetlerin yanında ilmî ve fikrî hareketler de
süratle genişlemiştir. Bu himayeye nail olan âlimler ve
edipler muhtelif mevzularda ekseriyetle Türkçe eserler
telif veya tercüme ederek daha evvelki yüzyıldan beri
Anadolu'da devam edip gelen ilmî ve fikrî hayatı daha
mükemmel ve daha geniş olarak idame ettirmişlerdir.
Osmanlılarda yazılan ilk eserler arasında İznik'teki ilk
Osmanlı medresesi' nin müderrisi Kayserili Davud bin
Mahmud'un (vefatı 751H./1350M.)Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i
Arabî'nin Füsusü’l-hikem isimli eserine Matla-ı
husûsu'l-kilem fi şerh-i Fusûsi'l hikem isimli vâkıfâne
şerhi görülmektedir. 1299 (1882 M.)'da Tahran'da
basılmış olan bu şerh XIV. yüzyıl ortalarında tasavvufun
Osmanlı ülkesinde yayılmasına yardım etmiştir. Bundan
başka Ankaralı Mustafa bin Mehmed tarafından Orhan
Gazi'nin oğlu Süleyman Paşa adına kaleme alınmış olan
Sure-i Mülk tefsiri ve I. Murad namına Kara Hoca
Alâaddin Ali (Alaeddin Esved) tarafından yazılan
fıkıhtan Künûzü'l-envar isimli şerh ve yine bu hükümdara
ithaf olunan Mecma’u’l-Fuad adındaki muhtasar miftah
şerhi ve şehzadeliği zamanında Yıldırım Bayezid adına
Şerh-i müskilât-i Kur'ane serh-i müşkilât-i ahâdis
adındaki teliflerle Çandarlı Halil Hayreddin Paşa'ya
ithaf olunan Keşşaf tefsiri haşiyesi görülüyor.
Candar oğulları'nın Sinop'taki küçük beyliği müstesna
olarak Anadolu beyliklerini ortadan kaldırmış olan
Yıldırım Bayezid, o beyliklerdeki bütün vakıf
müesseselerini vakfiyeleriyle beraber tanımış olduğundan
bu sayede Anadolu'daki fikir hayatı sarsıntıya uğramadan
devam etmiştir; bundan dolayı hükümdarlığı zamanında
Yıldırım Bayezid namına Ali bin Hibetullah tarafından
telif edilmiş olan Arapça küçük kıtada
Hulâsat-ül-minhacfi ehli'l-hisab ve Şeyh Hasan'ın Arapça
ve Farsça eserlerden tercüme suretiyle vücuda getirdiği
Fütuvvet âdabına dair Fütuvvet-nâme ile İbn Melek oğlu
Mehmed'in Arapça ahlâk ve mevizeden bahseden
Bedrü’l-vâızin ve zahrü'l-âbidin isimli eseri hep
Yıldırım Bayezid'e takdim edilmiştir.
800 Hicri/1398 M. de Mehmed bin Süleyman tarafından
tercüme edilen Hayatü’l-Hayevan da bu devre ait olup bir
nüshası Topkapı sarayı Revan odası kitapları arasında
1660 numaradadır. Eserin aslı Şeyh Kemalüddin bin Îsa
E’d-Demirî'nin olup hayvanat kitabıdır. Bunlardan başka
Bursalı Niyazî, divanını Yıldırım Bayezid'e ithaf ettiği
gibi Hurşid ü Ferahşad adını taşıyan manzum eser de yine
Yıldırım Bayezid adınadır. Şeyhoğlu'nun manzum
Ferahnâme'si de bu devre aittir.
Yıldırım Bayezid'in şehzadeleri içinde iyi bir tahsil
görmüş olan Emîr Süleyman Çelebi'nin Edirne'deki sarayı
bir çok âlim, şair ve musikişinasların toplandıkları bir
yerdi. Bu hükümdar namına muhtelif mevzularda eserler
yazılmıştır. Ok talimine dair Mehmed bin Şeyh Mustafa
tarafından Arapçadan tercüme edilmiş olan Kavis-nâme ve
Mehmed adında birinin âşıkane bir hikâyeyi içeren kaleme
almış olduğu manzum Işk-nâme ve Hızır bin Yakub'un dinî
ve felsefî Siyaset-nâme isimli eseri Emîr Süleyman
Çelebi namına yazıldıkları gibi Şair Ahmedî ile Ahmed-i
Dâî'nin de Emîr Süleyman'a ithaf ettikleri eserlerini de
edebî cereyanları yazarken göstermiştik.
Çelebi Sultan Mehmed'in kısa süren hükümdarlığı
zamanında onun adına Zekeriya bin Mehmed Kazvinî'nin
Ansiklopedi tarzında heyet, coğrafya, tıb, nebatat,
madenler ve ilâçlardan ve meşhur şehir ve kasabalardan
bahseden Acaib-ül mahlûkat adlı eseri Rükneddin Ahmed
tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Abdülvehhab b. Yusuf
b. Ahmed el-Mardanî tarafından Çelebi Sultan Mehmed'in
hazinesi için telif edilen Kitabü’l-müntehab fî't-tıb
isminde tıbbî eserlerden seçimiş bir kitab Tire'de Necib
Paşa kütüphanesinde 591 numarada bulunmaktadır.
Yazıcıoğlu Selâhaddin'in 1408'de Ankara'da yaşayan
Devlet Han ailesinden İskender bin Hacı Paşa namına
kaleme aldığı heyetten manzum Şemsiye şerhi ve aslı
Farsça olup ilâvelerle genişletilmiş olan Melheme isimli
eser —ki Şair Cevrî, Yazıcı-zâde'nin bu eserini tadil
etmek suretiyle kaleme almıştır— ve Hatipoğlu'nun
Ruhü'l-kulûb adındaki ilm-i hali ve Cacaoğlu Nureddin
Hamza Bey namına yazılmış olan El-kasidetü'n-nasiha bi
lûgat-i Türkiye ismindeki iki yüz altmış dört beyitli
kaside şerhi de XV. yüzyıl başlarına aittir.
Ebu'l-hayr diye anılan Sultan II. Murad Osmanlı
hükümdarları içinde şimdiye kadar lâyikiyle takdir
edilmemiş olan yüksek şahsiyettir. Muasırı İslâm ve
Hıristiyan bütün tarihçiler kendisinin karakterini
siyasî hüviyetini adalet ve hakkaniyetini takdirle
kaydederler. Sulh zamanlarında haftada iki gün ilmî
mübahaselerde bulunurdu. Millî lisan ve edebiyatın
inkişafında mühim âmil olmuştur. Müsaid zamanlarını
musiki ve sohbetle geçirirdi; devlet işlerini baba oğul
iki vezir-i âzami olan Çandarlı-zâde İbrahim ve Halil
Paşalara bırakmış olduğundan bu cihetle hemen hiç meşgul
olmazdı; fakat memleketinin bir tehlikeye ve bir
tecavüze mâruz kaldığını haber alır almaz eğlence ve
musahabeleri bir tarafa bırakarak ordusunun başında ser
hadlere koşardı. Onun saltanatı zamanında Osmanlı
ülkelerinde ilmî cereyan artmış, şiir ve musuki zevki
yükselmiştir.
Sultan Murad bazan şiir de söylemiştir. Aşağıdaki güzel
bir beyit kendisine ait olmak üzere şuara tezkirelerinde
görülüyor:
Gerçi kim haddim değildir buseni kılmak dilek
Ârif olan çün bilür anı ne lâzım söylemek
II. Murad devrinden itibaren yazılmış olan eserler
evvelkilere nazaran daha çok olup hemen hepsi de yüksek
kıymeti hâiz idiler. Kütahya'da Vacidiye medresesi
müderrisi Abdülvacid Mehmed'in 838 H/1434 M de fıkıhtan
Burhanü’ş-Şeria'nın muhtasar Vikaye'sine Vikaye fi
ilmihi-daye ismiyle bir şerhi olup bunu II. Murad'a
takdim etmiştir. Yine II. Murad adına on yedi bab
üzerine Bah-name tertibi üzere cinsel ilişkiye dair Musa
bin Mesud tarafından Farsçadan Türkçeye bir risale
tercüme edilmiştir. Tabib Mümin bin Mukbil tarafından
Zahire-i Muradiye isimli izahlı tıbbî eser 841 H./1437
M. de II. Murad adına kaleme alınmıştır; yine aynı
tabibin aynı hükümdara ithaf etmiş olduğu kısaca
açıklamalı, hıfzıssıha ve ayrıntılı olarak göz
hastalıklarından bahseden Miftahü'n-nur ve
hazainü's-sürur adlı eseri ve mücevherlerin türlerinden
ve hassalarından bahseden ve Mustafa bin Şeydi
tarafından Nasir-i Tusî'nin Farsça bir risalesinden
genişletilerek tercüme edilen yedi bâb üzerine tertib
edilmiş Cevahir-nâme ve Karahisarlı Kasım bin Mahmud'un
Necmeddin Dâye'nin Farsça eseri olan Mirsadü’l-ibad
tercümesi ve İbn-i Melek bin Mehmed'in ilm-i ahlâk ve
muhâdarattan behseden Bahrü'l-Hikem adlı büyük telifi ve
Balıkesirli Devletoğlu Yusuf'un Hidaye ve Vikaye
tercümeleri ile Serezli Nazmî'nin Süleyman-nâme'si, El-bidayetü
ve'n-nihaye adındaki İbn-i Kesir tarihi tercümesi,
Yazıcıoğlu Ali Çelebi'nin Selçuk-nâme'si, Yahya bin
Mehmed'in Minhacü’l-inşa isimli inşa kitabı ve İznikli
Musa'nın 833 H./İ429 M de İkinci Murad namına kaleme
aldığı manzum Camasb-nâme'si, Çelebi Mehmed'in Nişancısı
ve II. Murad'ın hocası İbn-i Arabşah Ahmed'in Çelebi
Sultan Mehmed'in emriyle Farscadan Türkçeye çevirdiği
altı cilt üzerine Câmi’u’l-hikâyat ve Lâmiu’r-rivâyat ve
Ömer bin Mezid tarafından XV. yüzyıl şairlerinin
şiirlerinden toplanarak 840 H./1436 M.de Timurtaş
Paşazade Umur Bey'e ithaf edilmiş olan
Mecmu’atü’n-nezâir ile yine Umur Bey adına Kadı
Burhaneddin Ahmed'in İksirü’s-saadet isimli eserinin
tercümesi olan Kurretü’l-ayni’t-talibîn ve tıbba dair
Müfredat-ı ibn-i Baytar tercümesi Osmanlı Türklerinde
ilim adlı eserde bu tercümenin Aydınoğlu Umur bey adına
olduğu hakkındaki mutalea yanlıştır ve Şair Ahmed-i Dâî
tarafından telif edilen Şifa fî't-tıb el-müsned alel-Mustafa
adındaki tıbbı nebevî tercümesi ve Mehmed bin Mahmud
Şirvânî tarafından yazılan Tuhfe-i Muradı fi
esnafi'l-cevâhir ve ismi zikredilmiyen Bergama kadısı
tarafından kısmen Türkçeye çevrilen tıbba dair
Kâmilü’s-sınâa ve veziriâzam Çandarlı-zâde Halil Paşa'ya
takdim edilmiş olan İznikli Hümamî'nin Sîname ve Ebu'l
Hayr Ahmed tarafından yine aynı vezire ithaf edilen
Saydele-i Ebî Reyhan ile Hacı İvaz Paşa'nın biraderi
Çırak Bey'e sunulan Şir'atü’l-İslâm tercümesi ve
bunlardan başka adedi yirmiyi geçen muhtelif Türkçe
telif ve tercümeler II. Murad devrine ait olup bir
haylisi da bu hükümdar namına kaleme alınmıştır. Şakayik
tercümesinde Fakih Bahşayiş adında ulemadan birinin II.
Murad adına bazı risaleleri olduğu yazılmışsa da
bunların isimleri gösterilmiyor; fakat Şakayik sahibi bu
risaleleri görmüş olduğunu söylüyor. II. Murad devri
âlimlerinden İbn-i Meddas yani Çizmecioğlu denilen
Tokatlı Hüsameddin Kavs-i Kuzah yani alâim-i semaya âid
bir eser yazmıştır. Bu eserdeki malûmatın fennî
olmasından dolayı itikadsızlıkla itham edileceğinden
korkmuş olmalıdır ki yapmış olduğu tetkikatın mezheb-i
hükema üzere olduğunu ve müteşerrilerin buna
inanmamalarını beyan etmiştir. Yine bu XV. yüzyılın ilk
yarısı içinde Manyas kadısı Mehmed'in Acâibü'l-uccâb
isminde melek ve şeytanlardan bahsedilen eserin sonuna
küçük kıtada bir de hisab kitabı ilâve edilmiştir ve
yine aynı zatın II. Murad adına Gülistan tercümesi olup
güzel bir nüshası Muhterem Raif Yelkenci’dedir. Ali bin
Hibetullah'ın Yıldırım Bayezid'e takdim etmiş olduğu
hisab kitabından sonra bu eser Osmanlılar devrinde
yazılmış ikinci bir eser olarak görülüyor. Yine bu XV.
yüzyıl sonunda Seyyid Mehmed bin Seyyid Hasan'ın Şehzade
Mehmed (Fatih) adına 854 H. de telif ettiği
Cami’u’l-Lüga adlı eseri de vardır. Gelibolulu Zaifî,
II. Murad'ın gazalarını nazmetmiştir.
Osmanlı pâdişahlarıyla vezir ve beyleri adına yazılarak
onları ithaf edilmiş eserlerden başka başlı başına telif
ve tercüme olarak bu asırlarda (XIV. yüzyılın ikinci
yarısıyla XV. yüzyılın ilk yarısı) daha bir hayli
çeşitli ve muhtelif mevzularda yazılmış eserler varsa da
bunlar, kısa tutulmuş olan bu cilde konulmamış ve zaten
yukarıda bahsettiğimiz eserler de teşekkül devrinde
Osmanlılardaki ilmî ve fikrî hayatı göstermeleri
itibariyle bu kadarı yeter görülmüştür.
Madem Fransızlar'ın soykırım arama hevesleri depreşmiş,
bunu niçin önce kendi tarihlerinde değil de yanlış
adreslerde ararlar? Kendilerinde bunun çok acımasız
örneklerini bulacaklarından ve eli soykırım kanıyla
kirlenmiş milletler listesinde en üst sırada yer
alacaklarından kuşkuları olmasın!
Arkadaşına gönder Yazıcı uyumlu sayfa
MUSTAFA ATALAR (*)
Batılıların “Muhteşem” diye niteledikleri Kanuni devri,
Türk imparatorluğunun en parlak dönemi idi. Bu devir,
millî monarşilerin doğuşunun ve modern Avrupa ulus
devletlerinin ortaya çıkışının da başlangıç dönemi
olarak kabul edilir. Avrupa'nın bugünkü siyasî haritası,
Osmanlıların dünya siyasetini yönlendirme gücüyle, aşağı
yukarı o zamanlarda şekillenmişti.
VARLIKLARINI OSMANLI'YA BORÇLULAR
Başta Fransa olmak üzere, günümüzdeki Avrupa
devletlerinin çoğu, varlıklarını Osmanlı Devletine
borçludurlar.
Kanuni'nin saltanat yıllarının başında Fransa, dört bir
yandan Kutsal Roma-Germen İmparatorluğunun kuşatması ve
tehdidi altındaydı. Bu tehdit, Fransa'yı tarih
sahnesinden silinme noktasına getirmişti. On altı
yaşında Carlos I adıyla İspanya kralı, on dokuz yaşında
Kutsal Roma-Germen imparatoru olan, üç hanedanın vârisi
Karl V (Şarlken) (1500-1558), başta İspanya ve
sömürgeleri, Flandre, Avusturya ve Almanya olmak üzere
son derece geniş topraklara hükmediyordu. Macaristan'ı
kontrolü altına almış, sıra Fransa'ya gelmişti.
Şarlken, Fransa'yı da ele geçirebilmek için Fransa
kralları François I ve ardından da oğlu Henri II
döneminde otuz yılı aşkın bir süre Fransa ile sürekli
savaştı. Eğer Osmanlıların hayati önemdeki yardımları
yetişmeseydi daha işin başında Fransa'nın işi bitecekti.
Çünkü 1525 yılında Pavia'da yapılan savaşta Fransızlar
yenilmişler ve Fransa Kralı I. François, Şarlken'e esir
düşmüştü. Oğlunun esaretten kurtarılması için I.
François'in annesi Kanuni'ye mektup yazıp, yardım istedi.
Kanuni bu yardım talebini boş çevirmedi. Kanuni
François'ya yardım etmek için önce Macaristan, sonra da
Viyana üzerine yürüdü. 1526 Ağustos'undaki Mohaç Meydan
Savaşı'nı kazanan Kanuni, Şarlken'in elinde esir bulunan
Fransa Kralı'nın serbest bırakılmasını sağladı.
Bu yardım isteği ile başlayan Türk-Fransız münasebeteri,
Kanuninin saltanatı boyunca yoğun bir şekilde devam
etmiş, Fransızlar her başları sıkıştığında Osmanlıları
imdada çağırmışlar ve her defasında da onları yanlarında
bulmuşlardı. Bu yardımlar bazen denizden veya karadan
düzenlenen askeri seferler, bazen Fransa'nın
düşmanlarına siyasi veya askeri yönden tazyik, bazen de
Fransa'ya ekonomik menfaatler temini şeklinde oluyordu.
FRANSIZ İKİYÜZLÜLÜĞÜ YENİ DEĞİL
Fakat şimdiki Fransa Cumhurbaşkanı Jaques Chirac'ın
Erivan'da Ermenilere başka, telefonda Türk Başbakanı'na
başka konuşması gibi, Fransa Kralı I. François de,
Osmanlılara karşı ikiyüzlü siyaset izlemekten geri
kalmıyordu. Zira Katolik âleminin tepkisinden çekiniyor,
münasebetleri gizlice sürdürmeyi yeğliyordu.
Fransa kralları, Osmanlılarla aralarındaki işbirliği ve
yakınlığı hem kendi milletlerinden, hem de diğer Avrupa
kamuoyundan gizlemişler, bazen inkar ve tevile
çalışmışlar, bazen de Türkler aleyhine ittifaklara
girmişlerdir. Fransızların bu ahde vefasızlıkları zaman
zaman Türk devlet adamlarını öfkelendirmişse de
ilişkiler hiçbir zaman kopmamıştır.
Esaretten kurtulduktan sonra Türklerle münasebetini
inkara kalkışan I. François, 1527'de Şarlken'le tekrar
savaşa tutuşunca, bir kere daha Türk yardımına muhtaç
oldu. Rinçon adlı elçisini göndererek, Kanuni'den
Macaristan üzerine yeni bir sefer va'di aldı. Kanuni,
1529 yılındaki Viyana Kuşatması'yla François'in yükünü
büyük ölçüde hafifletti. Şarlken, Türk tehdidi
karşısında François ile Ağustos 1529'da Kambre
Antlaşmasını imzalamak zorunda kaldı.
Fakat Türklerin Viyana'yı kuşatması nedeniyle Luther'in
ateşli nutukları, Erasmus'un Türkler aleyhindeki
yazıları ve benzer diğer tepkiler üzerine I. François
yine Osmanlılardan uzak durma gereğini hissetmeye
başladı. Hatta Papa'nın ağırlığını koymasıyla
Osmanlılara karşı Şarlken'le ittifaka bile girdi. Ama
yine de el altından Osmanlılarla iyi ilişkilerini
sürdürmekten başka çare göremiyordu. Avrupa'daki siyasi
havayı çok iyi tahlil eden Kanuni, her türlü
dönekliklerine rağmen yine de Fransızlardan yardımını
kesmedi. Osmanlıların 1529'daki İkinci Macaristan
Seferi, 1532'deki Üçüncü Macaristan (Alaman) Seferi,
Fransa'ya Almanya karşısında nefes aldırdı.
FRANSIZLARI KURTARAN OSMANLI
Daha sonra Almanlar ve İngilizler, Fransa'ya karşı
ittifaka girerek Fransa'yı iyice köşeye sıkıştırdılar.
İngilizlerin Manş kıyılarını işgale başlamaları,
Almanların da kazandıkları askeri başarılarla Paris'e 50
km kadar yaklaşmaları üzerine Fransızlar bir kere daha
Türkleri imdada çağırdılar. Osmanlılar, 1543 yılında
karadan ve denizden Fransızların yardımına koştu.
Fransa, düştüğü bu ümitsiz durumdan da Osmanlı ve
Fransız donanmalarının birlikte giriştikleri deniz
harekatları ve Osmanlıların Macaristan seferi ile
kurtarıldı.
Fransızların Şarlken'e karşı yardım istekleri yalnızca
kara hareketleriyle sınırlı kalmadı. Osmanlılar deniz
yoluyla yardım çağrılarına da değişik zamanlarda
donanmalar göndererek karşılık verdiler. Fransa Kralının
talebi üzerine, Kaptanıderya Barbaros Hayreddin Paşa
komutasındaki 154 parça savaş gemisinden oluşan Osmanlı
donanması, Fransa'ya yardım etmek için 28 Mayıs 1543'de
İstanbul'dan yola çıktı. Türk Donanması 11 Temmuz'da
Fransa'nın Tulon limanına vardı. Türk gemileri Marsilya,
Tulon, Antib gibi önemli Fransız şehir ve limanlarına
uğradılar. O zaman Şarlken'in himayesindeki Nis şehrini
alarak Fransızlara teslim ettiler.
Fransız halkı Barbaros ve donanmasını büyük bir sevinç,
yoğun ilgi ve sevgi ile karşıladı. Onları yakından
görebilmek için sahilleri doldurdular. Fransa
sahillerindeki Türk donanmasını ve Türkleri gösteren pek
çok resimler, tablolar yapıldı, şiirler yazıldı.
FRANSA'DA OSMANLI ADALETİ
Tulon Belediye Sarayına asılan ve limandaki Türk
donanmasını gösteren tablonun üzerine, bir Fransız şair
tarafından yazılan şiirin şu iki mısraı konmuştu: “Bu
gördüğünüz, hepimizin imdadına yetişen Barbaros ve
ordusudur.” Türk Donanması kışı Tulon'da geçirdi. Tulon
o zaman 5000 nüfuslu küçük bir liman kentiydi. Türk
donanmasında ise forsalar hariç, 29.440 kişi vardı. Bir
yıl için Tulon'da Fransızlar azınlıkta kalmış, şehre
Türk bayrağı çekilerek, beş vakit ezan okunmaya
başlamıştı. Fransız halkı Türk idaresinden ve getirdiği
yeniliklerden son derece memnundu. Bu bir yıl içerisinde
şehirde en küçük bir zabıta olayı olmamış, şehir ve
çevresinde tam bir huzur ve sükûn hüküm sürmüştü.
İspanya kıyıları ve limanları defalarca bombalandığı
halde, İspanyollar Türk donanmasının karşısına çıkmaya
cesaret edemediler. Kutsal Roma-Germen İmparatoru
Şarlken, çaresizlik içinde ömrünün en acı günlerini
yaşadı. Bir yıl üç ay süren bu seferden sonra donanma
İstanbul'a geri döndü.
Sayısız başarılarına rağmen Şarlken'in, Fransa'yı işgal
girişimleri Osmanlılar yüzünden sonuçsuz kaldı.
Fransa'dan bir karış bile toprak alamadı. Yorgun ve
hasta düşen Şarlken, oğlu Felipe II (1555) ve kardeşi
Ferdinand (1556) lehine tahttan çekildi.
Şarlken'den sonra İspanya tahtına oturan oğlu II. Felipe
zamanında Avrupa'nın en büyük devleti haline gelen
İspanya, Türklere karşı Akdeniz'de ve Kuzey Afrika'da
bir başarı elde edemeyeceğini anlayınca Avrupa'ya
yöneldi. Kuzey Afrika'yı işgale kalkışan Portekiz kralı
ve ordusunun Türkler tarafından Kuzey Fas'ta yok etmesi
üzerine İspanya Kralı II. Felipe, zamanın büyük
devletlerinden olan Portekiz ve sömürgelerine el koydu.
Bununla da yetinmeyip başta Fransa, İngiltere, Hollanda
olmak üzere diğer Avrupa devletlerini de yutmak için
harekete geçti.
(*) Kültür ve Turizm Bakanlığı Başmüfettişi
Avrupa'nın ”kurucu”su ve koruyucusu Osmanlı
İspanya'ya karşı Avrupa devletlerinden Osmanlılara, ardı
arkası kesilmeyen imdat çağrıları ve yardım talepleri
gelmeye başladı. Osmanlılar bu taleplere de kayıtsız
kalmadılar. Türkler, Portekiz'de İspanya'ya karşı
gelişen milliyetçi hareketleri destekleyerek Portekiz'in
tekrar bağımsızlığına kavuşmasını sağladılar. Osmanlı
donanması, bütün denizlerde İspanyol donanmalarını
vurarak İspanya'nın gücünü kırdı, tehdit altındaki
komşularını rahatlattı. Osmanlılar, ekonomik yardımlar
ve ticari imtiyazlarla İspanyol tehdidi altındaki
ülkeleri güçlendirdiler.
Büyük ekonomik sıkıntılar içerisinde olan Fransa'nın
güçlenebilmesi için, şubat 1536'daki bir Ahidname ile
Fransa'ya pek çok ticari ve ekonomik imtiyazlar
(Kapitülasyonlar) verildi. O zamanlar galibin mağluba,
büyüğün küçüğe lütuflarını ifade eden Kapitülasyonlar
daha sonra devletin başına bela oldu. Kanuninin bir
lütuf olarak ve yalnızca kendi saltanatı dönemi için
verdiği, karşılıklılık esasına dayanan bu imtiyazlar,
daha sonra sürekli hale getirilmiş ve devletin
zayıfladığı dönemlerde aleyhine işlemiştir.
Peki kendileri için ölüm kalım meselesi olan Osmanlı
yardımlarına acaba Fransızlar nasıl teşekkür ettiler?
FRANSIZ TEŞEKKÜRÜ: ARKADAN VURMAK
Türklerden hep iyilik gören Fransızlar, teşekkürlerini
nedense hep düşmanlıklarla göstermişlerdir. 19. yüzyılın
başlarında Türk toprakları olan Tunus ve Cezayir'i
işgale girişmeleri bu düşmanlıkların başlangıcı olmuş,
Kırım Harbi hariç hep karşı cephede yer almışlar ve
hemen her vesile ile Türk düşmanlığının ayrı bir
örneğini sergilemişlerdir. Napolyon'un Mısır ve Akka
çıkarmalarının Cezzar Ahmet Paşa tarafından def
edilmesinden sonra, varlıklarını borçlu oldukları
Osmanlı'nın yıkılışını hazırlamakta İngilizlerle birlik
olmuşlar, Osmanlı topraklarında asırlardır huzur ve
güven içinde yaşayan etnik ve dini azınlıkları
kışkırtarak geniş Osmanlı topraklarını kan gölüne
çevirmişlerdir.
Çanakkale'de 250 bin Türk askerinin şehit edilmesinde
başrol oynamışlar, Maraş, Antep, Urfa, Suriye, ve
Adana'yı işgal etmişler, işgal ettikleri yerlerde Ermeni
militanlarına da Fransız askeri üniformaları giydirerek
yüz binlerce Türk'ün kanına girmişlerdir.
Şimdi de Osmanlılara karşı kışkırttıkları Müslüman olan
olmayan milyonlarca masum insanın kanının heder olmasına
neden oldukları karışıklıklar sonucu meydana gelen
ölümlerden dolayı da dünyanın gelmiş geçmiş en adil
devleti olan Osmanlıları ve Türkleri suçluyorlar.
Fransızları ve onlar gibi nicelerini soykırımdan
kurtaran, tarih boyunca hiç kimsenin dinine ve
inançlarına karışmamış olan Türkleri soykırım yapmakla
suçlamaya bu amaçla kendi parlamentolarından kanunlar
çıkarmaya kalkışıyorlar.
Demek ki, Fransız teşekkürü böyle oluyormuş!
Fakat yine de sormadan edemeyeceğim. Madem Fransızların
soykırım arama hevesleri depreşmiş, acaba bunu niçin
önce kendi tarihlerinde değil de yanlış adreslerde
ararlar? Kendi tarihlerinde bunun çok değişik ve
acımasız örneklerini bulacaklarından ve eli en fazla
soykırım kanıyla kirlenmiş milletler listesinde en üst
sıralarda yer aldıklarını göreceklerinden hiç kuşkuları
olmasın!
Haçlı Seferleri ve sömürgecilik faaliyetleri… gibi
nedenlerle başka milletlere yaptıkları soykırımlar bir
tarafa, kendi milletlerinden ama başka din, mezhep ve
inançtan milyonlarca insanın hem de akıl almaz işkence
ve zulümlerle yok edildiği Engizisyonlar, Aziz
Bartolomeus Yortusu Katliamları gibi soykırım olayları
Fransız tarihinde oldukça geniş yer işgal eder.
Başkalarına haksız suçlamalarda bulunmak yerine, kendi
geçmişlerinden ders almayı deneselerdi daha yararlı bir
iş yapmış olurlardı.
|