TEK GERÇEĞİM ÖLÜM
benim sevdam yalan değil ki;en az ölüm kadar
gerçek.benim sözlerim yalan değil ki;en az gözlerin
kadar gerçek.benim seni beklemeyeceğim doğru değil ki;en
az yaşam kadar yalan.benim sevdam doğru çünkü ölüm kadar
kaçınılmaz seni sevmek.benim sözlerim yalan değil çünkü
bakışların kadar doğru.benim seni beklememem doğru değil
çünkü bu yaşamak kadar saçma ve yalan.yaşamak sadece sen
varken güzel ve gerçek.ama sen yokken yaşam koskoca bir
yalan.sadece ölüm var aklımda sensiz hayatı
düşünürken.sen olmazsan hayatımda ölüm olur tek
gerçeğim.şu yalan hayatta şu boş hayatta birtek sen
varsın hayatımı anlamlı kılan.sen de olmasan hiç
çekilmez bu hayat.uzaktasın ama senin benim hayatımda
olduğunu bilmek,bir an sesini duymak,gülüşünü,gözlerini
hatırlamak yaşamayı gerçek hale getirmeye yetiyor.eski
günlerimiz geliyor aklıma.sesin kulağımda hayalin hep
gözlerimde.ben seni içimde yaşatıyorum ve her geçen
saniye bir parça daha büyüyor sevgin ve sen benim
canımın parçası oluyosun geçen her dakika.sen bu kadar
ben,bense bu kadar sen olmuşken senden ayrılmayı
düşünemiyorum.eğer sen gidersen bu kalpten ben nefes
alamam.çünkü sen ben oldun ve benim kalbim sana
ait.gidecek olursan onu da götürürsün.işte o zaman benim
için tek gerçek ölüm olur ve ben ölürüm canımın içi.sen
benim güneşim,gözümün yaşı,dudaklarımda gülücük,kalbimin
atışı,nefesimsin.sensiz şu dünya haram bana.çiçek
susuz,ağaç köksüz,dünya güneşsiz,bülbül gülsüz,yaşam
umutsuz,asker tüfeksiz,şarkı sözsüz,sanatçı esersiz
yaşayamazsa bende sensiz yaşayamam.sensiz anlamsız
olurum.sen bana yıldızlar kadar uzaktasın ama bir o
kadar da yakınımdasın.sen benim kalbimin her
atışındasın.ölümse her an ensemde sanki.senin sevdanın
yakınlığı kadar ölüm de yakınımda.sevginin gerçekliğini
hissettikçe ölümün de doğruluğundan emin oluyorum.eğer
biz bir gün ayrılacaksak bunun sebebi gerçekler
olsun.yaşamın saçmalıklarından değil ölümün
gerçeklerinden olsun.ben seni dünyalar kadar
sevmiyorum.ben seni yüreğimle senin gözlerinin
sıcaklığı,ölümün soğukluğu ve gerçeklği kadar çok
seviyorum canımın içi.ne olur beni bırakma.sen hiç gitme
benden.EĞER GİDERSEN TEK GERÇEĞİM ÖLÜM OLUR.SENİ ÇOK
SEVİYORUM VE ÖZLÜYORUM ASKERİM...
ask
Sana nasıl anlatsam bilmiyorum. Ama bildiğim tek ama tek
şey seni delicesine çok sevdiğim. Seninle öyle
bütünleştim ki ayrılmak değil kopamıyorum senden. Ne
seni bırakabiliyorum; ne de kendimi hiçe sayıyorum.
Bunların ikisini de yapamıyorum. Çünkü artık
düşünemiyorum. Kafama, benliğime o kadar yerleşmişsin ki;
seni oradan çıkartmak olanaksız. Belki kendimi küçük
düşürüyorum ama sevgide küçük düşme söz konusu olsa bile
seve seve senin için her adımı atarım. Seni o kadar çok
sevdim ki artık aşkım senden bile öte. Seni sevdiğimi
dağlara, taşlara kısacası her yere; bütün kainata
haykırmak istiyorum Seni Seviyorum!!
Bu kelime topluluklarını defalarca senin için ama yalnız
senin için tekrarlayabilirim. Biliyor musun; seni
sevdiğimden beri artık çevremdeki her şey gözüme daha
güzel daha hoş ve de daha ümit verici gelmeye başladı
çünkü onlar bana seni hatırlatıyor...
Dağlar gibi sende içimde çok büyük tutunulması zor bir
yerdesin. Tepeler gibi sende içimde ulaşılması zorsun.
Zirveye sadece bir kişi çıkar senin yaşamında; işte o da
ben olmak istiyorum zirvede tek ben; BEN VE SEN..
Su gibi berraksın ama içimdekileri de alıp
götürüyorsun,yol gibi senin de sonun yok; yani seni
sevmenin sonu yok... Bu böyle nereye kadar sürer bilemem
tabi. Bunu ben belirleyemem; ama şunu bil ki seninle
ölüme bile varım..!
Sensiz geçen bir gün değil bir salise bile düşünemez
oldum. Sen benim; benliğim, varlığım, hayatım, geleceğim,
çılgınlığım, sevincim, mükemmelim, sevdiceğim kısacası
her şeyim her şeyimsin...
Sensiz bir hayatın oksijensiz yaşamdan farkı yoktur.
Aldığım nefes içtiğim su yürüdüğüm yol her şeyde sen ve
senden izler var.
Seni seviyorum ,Seni seviyorum,Seni seviyorum,Seni
seviyorum,Seni seviyorum
DeGeRInI BiLeMeDiM hErSeYiM...
nasıl anlatasam bıloyorum..hayatımda daha once asık
oldugmu sandım ama takıı damlayı gorunceye kadar onu o
kadar cok sevıyorumdu ıcımdekı askı anlatasam
bıtıremezdım ama nerden bılrdım br gun arılacagımız..
aslında butun suc benımdı ona o kadar asık olmama ragmen
aldataya kalktım ogerdı ayrıldık sonra benı kendı aradı
ve affetı yalan solemek yoktu bızde ne olursa olsun bır
suru yalan soledım ogrendı ayrıldık yıne benı affetı o
kadar mahcuptu kı ona karsı ama herseye ragmen
kopmamıstı bende ve bu kadar olay olduktan sonra bıle
ben ondan cok seyler beklıyordum ve cok ustune
gıdıyordum ailesi ile ilgılı sorunları yetmıyor bıde
benımle ugrasıyordu ve onunde bır gırmesı gereken cok
onemlı unuverste sıavı vardı..artık onun ıcın ben
cekılmez hale gedım mantıksız kıskanmalar benı cok
sevdıgı gercekrten hayatta kımseye guvenmedım kadar ona
guvendıgım halde en sonuda yıne kavga ettık ve ben
ayırıldım oda hıc ıtıraz etmemıstı cunku gucu
kalmamıstı..onu cok sevıyordum ve kendım ııcn ıstemedım
bu ayrılıgı onu artık daha fazla uzmek ıstemıyorum kendı
askımı kalbıme gomup onun hayatından tamamen cıkmak
ısıtıyordum..ve sevgılıler gununde bır kac gun sonra
ayrıldık tamamen....sevgıller gununde gorusememıstık ve
aldıgım hedıyeyı bıle verememıstım ve ben ordalı
deıgıldım onun blundugu sehırde futbol oynuyorum sezon
bıtmesıne bır hafta kalmıstı son defa gruselım dedım oda
tamam zaten bende sana aıt bır sey var dedı oda galıba
sevgıler gunu hedıyesını verecektı ve gıtmeden bır gun
once gorustuk braz oturduk ama ne onun ne benım azımda
yarım saat boyuca merhba kelımesınden baska bır sey
cıkmadı yuzune bıle bakamıyordum ve hedıyesını verdım en
sonunda sesım tıtreye tıtreye tıtreye oda bana verdı cok
merak da edıyorumdum lutfen burda acma dedı tamam dedım
sonra ben gıdıyım dedım kafanın dısına cıktık hıc bıryse
soleyemedın ınsallah mutlu olursn bundan sonra dedım
oysa sonkez ona sarılmak vardı hep aklımda ama yapamadım
gozlerım dolu dolu oldu oda sende dedı ben
merdıvenlerden asaya ındım aglayarak hayatımın en kotu
gunydu belkı hemen aldıgı hedıyı bakmak ıstedım yaslı
gozlerımle arılmadan once fotoraf cekınmıstık onları
album yapmıss harıka bırseydı o an ıyce koptum ve bana
atkı orecektı gıtmeden ör dedım ama sen yetıstıremessın
dıyordum cunku hayatında elıne mil alamamıs bırı nasıl
orecek 2 haftatda dıyordum ve senın ıcın ogrenır orerım
dıoyrodu bende tamam or bır g un kendın tak senın kokun
sınsın demıstım onuda ormus ve takmıs bırgun onun kokusu
sınmıs koklamaktan kendımı alamadım mahvolmustum olmek
ıstedım ogun hep agladım veee ertesı gun gıttım o
sehırden....yol boyuncada agladım...yolda msj gedı benı
aramayı ıhmal etme senden kopamam koparsamda yasayamam
ıyı oldunu sole yeter bana dıe sonra kendı memlekıme
geldım ardan gunler gecı cagrı atıyorum cxvp yok msj
atıyorum cvp yok arıyorum cvp vermıyorr ertesı gun
telefonu kapalı caldı o gun bugundur ona ulasamadımmmm....artık
umudu kestımm kafayı yemıs bı durumdayımm...sıze bı
tavsıye arkdaslar sevdıgınız ınsanı asla uzmeyın
degerını bılım kaybettıkten sonra anlasılıyorr butun
degererr....aL!$
hazır degilsen neden teklif
ettin????
sizin yazdıgınız hikayeleri okurken yeni başlayan ve
benliğimi kaplayan kendi hikayemi sizlerle paylaşmak
istedim...onunla tanısalı 1 yıla yakın bi zaman oldu ılk
görüşmemizde ben öss sınavına girmiştim oda matematik
okuyodu yani derslerden ve tercihlerden konusmustuk
sonra uzun süre görüşemedik ama msjla bagımızı
koparmadık o benimle hep görüşmeyi istedi ama ben biraz
ertelemiştim vakit buldugum bigün gittim görüştük bu
arada ayrı sehirlerdeyiz artık..onunla görüştüğümüzde
bana teklif etti bende ondan hoşlandıgım halde
söyleyemedim ben senden hoşlanmıyorum şu an bi ilişkiye
hazır değilim dedim oda ben beklerim dedi sen nasıl
istersen öyle olsun dedi o gün evinde görüşmüştük ve
güzel bir gün geçirmiştik hoşlandıgımı söyleyememiştim
ama ona samimi davrandım elimi tutmasına vb.şeylere izin
verdim yani benimde istediğimi bilsin diye,ben eve
geldim aramasını bekledim ama aramadı msj attım aramama
sebebini öğrendim gecerli bi sebebi vardı her defasında
dün yine birlikteydik msjla sevgisini belli edemiyormus
yanındayken her istediğimi yaparmıs evet yanındayken çok
mutluyum herşey güzel ama ben onun sevgilisi
degilmişim"sadece çıkıyoruz sen ilk görüşmede benden
hoşlanmadığını söyledin bende şimdi sana güvenemıyorum
zamanla oturcak rayına herşey ve aramızdaki şeyin adı
belli olcak,ben eskiden çok üzüldüm tekrar üzülmek
istemıyorum birbirimize baglanmadan yasayalım
dengeleyelim sevgili değiliz anla bunu belki biter belki
devam eder baglanma"dedi...içimde her an msj atcakmısta
bitcekmiş gibi bi korkuyla yaşamak içimi acıtıyo,bende
eskiden kötü şeyler yasadım ama aşk biraz cesaret ister
bence neden böyle yapıyor anlamıyorum ben msj atıyorum
ara sıra oda atıyo ama benim hep aklımda o var ve ben
üzülüyorum o genelde okulda ve benle ilgilenmiyo yani
yanındayken hersey güzel ama ben evime gelince hersey
değişiyo bi yabancı gibi sanki zamana bıraktık ama ben
bıraz sabırsızım neden bekleyelim ki sevelim cesaretli
olalım ben seviyorum oda sevdiğini söylüyo ama tek sorun
sevgilisi değilim bana baglanmak istemiyo ve az msj
atıyo hiç aramıyo zaten acaba zamanla nasıl olur bana
bağlanır mı?onun bana bağlanıp benden vazgeçememesi için
hep dua edicem Allah büyüktür ben sabredip beklicem
inş.hayırlısı olur..offff yani ben keşke ilk gün
hoşlanıyorum deseydim belki farklı olcaktı lütfen okuyup
bana şu an neler yapmam gerektiği hakkında bişeyler
söyleyin(ben babam olmadıgı için ondan o eksikliği
doldurmasını istiyorum ama bunu ona nasıl anlatcam
bilmiyorum tamamen hayetımda olsun istiyorum ama onun
cesareti yok ve ben yine üzülüp acı çekiyorum...eğer
benim hikayemide okuduysanız teşekkür ederim..
KARDEŞİM BENİM
Merhaba değerli okurlar; Bu anlatıcagım benim gercek
hayat hikayemdir.
26.11.1994 tarihinde Manisanın Kırkağaç beldesine vatani
görevimi yerine getirmek üzere 6. alak komutanlığına
teslim oldum,teslim olmadan evvel kırkağaçta bir berber
salonuna girip, o güne kadar kestirmeye kıyamadığım
saçlarımı kestirdim,üzülmüştüm ama güzel bir amaç uğruna
olduğunu bilyordum, neyse lafı uzatmayayım; teslim
olduktan sonra kıyafetlerimizi aldık ve giyindik, ortam
çok komikdi, kıyafetler kimine dar kiminede bol gelmişti
herkes garip garip etrafına bakınıp duruyordu,derken o
gün öyle geçti ve saat 09:00 gibi bizi zorla yatırdılar,
tabi sabah başımıza geleceklerden habersizdik ve yattık.
Sabah saat 04:00 gösteriyorduki bir düdük sesiyle
uyandık sersem gibiydik alel acele kıyafetlerimizi
giyindik ve doğru ictima alanına cıktık kimimiz küfür
ediyor, kimimiz daha uyanamamış ve yerdeki izmaritleri
toplamak amacı ile belimizi bükerek mıntıka temizliğini
bitirdik, sırada spor vardı, güçlü yapılan sporun
ardından kahvaltı için yemekhaneye doğru yola çıktık
yaklaşık 1.5 km yürüdük, alışkın olmadığımız için
dilimiz dışarı çıkmış feleket derecede yorulmuştuk, tek
tesellimiz süper bir kahvaltı idi, yemekhaneye girdik
masaların üzerinde altı adet yayvan tabak ve içlerinde
ise benim hiç sevmediğim gül receli vardı şok olmuştum
hayallerim yıkılmıştı, bir oturuşda bir çiftli ekmeği
bitiren ben, bir dilim ekmek yiyerek masadan kaltım,
acemi birliğini bitirene kadar resmen erimiştim. Ve
heycanla beklediğimiz o an gelmişti, merakdan ölüyorduk,
acı gerçekle yüz yüze gelmişdim dağıtımlar okundu ve
Tunceli'nin hozat ilcesine düşmüştüm, hayatımda ilk defa
duyuyordum bu ilçenin ismini, derken izinde bitti ve
tunceli'ye giderek birliğime katıldım, ve silahımı ve
mühimmatımı teslim aldım, daha o günün akşamı tacizler
başlamıştı çok korkmuştum ve sabah operasyona gittik 8
ay tabura ugrayamadık, bir operayon sırasında dizimden
vuruldum ve sevgili sehit kardeşim ENVER YORULMAZ beni 6
km sırtında taşıyarak helikopter'e bindirdi, ELAZIĞ
askeri hastanesine yattım, 1.5 ayda iyileşerek birliğimi
geri döndüm ENVER beni gördüğüne çok sevinmişti sarıldık
birazda lafladık, o akşam yine ENVER ve diğer silah
arkadaşlarım operasyona cıktılar ve timimde olan 18
arkadaşımı son görüşüm oldu. SEVGİLİ ŞEHİT KARDEŞLERİM
BAKIN BAYRAĞIMIZ HALA GÖNDERDE, BAŞARAMADILAR
BAŞARAMIYACAKLAR,SİZ RAHAT UYUYUN.
SON BOMBA YÜREĞİME
Amerika ve İngilterenin beraber yaptığı bombardıman,
Bağdat’ın üzerine kâbus gibi çökmüştü. 1998’in ramazan
ayına bir gün kalmıştı. Fakat Irak halkı, oruç ayına
neşeyle değil, korku, hüzün ve yoklukla giriyordu.
Yıllardır zalim devlet başkanlarından çektikleri
yetmiyormuş gibi şimdi de ABD’nin Saddam’ı bahane ederek
yaptığı saldırılar, ambargonun getirdiği sefalet, halkı
ölüm sınırına çoktan getirmişti. Dünyanın bir ucunda
balinaları kurtarmak için trilyonlar harcanırken, burda
insanları öldürmek için çok daha fazla para harcanıyordu.
* * * * * * * * * *
Yaşlı Abdullah ve ailesi de, yokluk çekenlerdendi. Sekiz
yıldır süren ambargo, oğlu Hasan’ın da işlerini bozmuş,
para kazanamaz olmuştu. Ailenin tek çalışanı olan
oğlunun ne sıkıntılar çektiğini biliyordu. Hasan’ın
fedakârlık yaptığını, bazen peşpeşe birkaç öğün hiç
birşey yemediğini çok iyi biliyordu ama elinden birşey
gelmiyordu.
Son zamanlarda kendisi de, torunları bir lokma fazla
yesin diye sofradan aç kalkıyor, ancak yaşamını
sürdürecek kadar yiyordu. Yine de sıkılıyor, utanıyor,
gece gündüz ne yapabilirim diye düşünüyordu.
Geçen yaz ortası ölen torunu Zehra gözlerinden
gitmiyordu. Gerçi doktorlar, ilaç olmadığı için
kurtamadıklarını söylemişti ama Abdullah dede; ”-Eğer
torunum yeterince beslenseydi, zayıf düşüp hastalanmazdı”
diye düşünüyordu. Zehra’nın “-Dedeciğim” deyişi aklına
geldikçe yaşaran gözlerini zorlukla saklıyor, hemen
bastonuna uzanıp, torunlarının “-Dede, nereye !. . ”
diye seslenişlerine cevap vermeden, kendini sokağa
atıyordu.
* * * * * * * * * *
Akşamın alaca karanlığı yavaş yavaş yaklaşırken,
Abdullah dedenin evinde ailecek sofraya oturmuşlardı. Ne
olduğunu anlamadığı, çok olsun diye bolca su katılmış
çorbaya kaşık sallıyorlardı. Büyükler yokluğun
ezikliğini paylaşıyordu. Ama çocuklar çorbaya itiraz
ediyor, çocuk saflıklarıyla çaresiz büyüklerini ne kadar
yaraladıklarını bilmiyorlardı.
O sırada dışardan siren sesleri gelmeye başladı.
Anlaşılan yine bombalama başlayacaktı. Sofrayı olduğu
gibi bırakıp karı-koca çocuklarını kucakladılar. Son
birkaç gecedir insafsızca yapılan bombardımanlarda, bu
koşuşturmaya alışmışlardı. Özellikle önceki gece
gördükleri manzaradan sonra daha büyük korkuyla,
aceleyle sığınağa koşuyorladı. Önceki gece,
bombardımanın bitiminden sonra, sığınaktan çıktıklarında
kendi evlerinden az ötede, sığınağa gidemeyen bir anne
ile çocuğu biribirine sarılmış olarak, feci halde
ölmüştü. Son anında bile çocuğuna sarılmış olan annenin
vücudunun yarısı yoktu.
Aceleyle evden çıktılar. Henüz birkaç adım
uzaklaşmışlardı ki, kucağında iki çocuğunu taşıyan Hasan,
babasının çıkmadığını farketti. Hızla eve döndü. Kapıdan
içeri baktığında, babasının düşünceli düşünceli
oturduğunu gördü, telaşla seslendi; “Hadii babaa!. .
siren seslerini duymadın mı!. . ”. Yaşlı Abdullah sesine
öfke tonu vermeye çalışarak seslendi. “-Ben çocuk
değilim, geliyorum. Sen oyalanma çocukları götür. ”
Kalktı bastonuna uzandı, sonra kapıda bekleyen oğluna
döndü; “Bak hâlâ bekliyor. Yaşlandım diye sözüm
dinlenmiyor mu artık !…” “-Estağfurullah baba. Ama sen
de acele et biraz. ” Bu sözüne de babasının
kızabileceğini düşünerek hemen dışarı çıktı, kucağında
çocuklarıyla sığınağa doğru koşmaya başladı.
Hasan, evini görebileceği son köşeyi dönerken durdu,
geri baktı. Babasının çoktan kapının önüne çıkması
gerekirdi ama görünmüyordu. Acı siren sesleri arasında
birkaç saniye daha bekledi ama babası çıkmadı. Geri
dönmeye cesareti yoktu, babasını kırmaktan hâlâ çok
çekinir, daima saygılı davranırdı. Koştu sığınağa girdi,
hanımını aradı, izdiham yaşanan kalabalıkta şans eseri
kısa sürede buldu. Çocuklarını hanımının yanına
bıraktıktan sonra babasını aramak için geri dönmek
istedi ama kalabalıkta geriye gitmesi çok zordu. Epey
gayret ettikten sonra kapıya yanaşmıştı ki sığınağın
kapılarının kapatıldığını gördü. O ana kadar girmiş
olabileceğini ümit ederek babasını aramaya başladı, ama
bir türlü bulamıyordu, gittikçe daha çok endişeleniyordu.
Dışardan bomba sesleri gelmeye başlayınca Hasan birden
irkildi, “-Baba !. . ” diye bağırarak sığınağın
kapılarına hücüm etti. Yokluk içindeki aileye yük
olmamak için babasının kendini feda etmek istediğini
anlamıştı ama sığınağın kapılarını açtırması imkansızdı.
* * * * * * * * * *
Abdullah dede, evin hemen önüne koyduğu sandalyede
oturmuş, gökyüzünü seyrediyordu. Gökyüzünden geçen
parlak ışıltılı, alevli bombalara bakıyor, içini
çekiyordu; “-Çocukken, kayan bir yıldız görünce ne çok
sevinirdim. Bu bombaları atanlar da çocukken öyle
sevinir miydi acep?”
Abdullah dede, okumuş bir adamdı, kültürlüydü. Bağırdı
gökyüzüne ; “-Eh Amerika, eh İngiltere mazlumun ah’ı
kalır mı sanırsınız !. Sizden büyük Allah var !. . ”
Bunu söylerken Atlantis denen kayıp ülke hakkında yıllar
önce okuduğu yazıyı hatırlamıştı. O yazıda, teknolojisi
ve ordusu diğer ülkelerden çok güçlü olan
Atlantislilerin, diğer ülkeleri sömürdükleri, ezdikleri
ve artık hiç bir gücün karşılarında duramayacağını
düşündükleri bir zamanda, gökyüzünden düşen çok büyük
bir meteorun çarpmasıyla tüm kıtanın okyanusa gömüldüğü
anlatılıyordu. Abdullah dede, ABD’yi Atlantis’e
benzetiyordu. Tekrar bağırdı; “-Mazlumun ah’ı kalmaz !.
. ” . Şehadet getirdi, oturduğu sandalyede başını önüne
eğdi, dualar mırıldanmaya başladı…
ŞAİRİN KAYBEDİŞİ
Felluce’de ABD ve israil askerlerinin katliamı devam
ediyordu. Halkın kentten kaçmasına bile izin
verilmiyordu.
Büyük bir sessizliğin yaşandığı Felluce’ye girerken, ABD
askerlerinden er Henry endişe içindeydi. Daha kısa zaman
önce öldürecekleri insanların yüzlerini görmeleri
gerekmiyordu. Uçak ve helikopterlerden bombalar ve
bilgisayar oyunu oynar gibi üstün uzun namlulu
silahlarla öldürdükleri insanlara fazla aldırmıyorlardı.
Oysa geçen hafta El Şuheda kentine bombardımandan bir
süre sonra yaya girmişlerdi. Kendilerine El Şuheda’ya
girmeleri ve hareket eden tüm canlıları acımadan
öldürmeleri emredilmişti. Ölüleri de kanıt bırakmamak
için ceset torbalarına koyup Fırat nehrine atmaları
söylenmişti. “Kanıt bırakmamak” cümlesinin manasını bir
süre sonra anlamışlardı; şişmiş, sararmış ama kokmayan
cesetler kimyasal silah kullanıldığını gösteriyordu. Er
Henry’nin şair yüreği bu manzaradan sonra isyan etmiş
ama dili susmuştu. Askerliği uzamasın diye susmuştu.
Ertesi gün Colan ve El Cübeyl kentlerinde de aynı
katliamların yapıldığını, çoğunluğu kadın ve çocuk,
binlerce insanın biyolojik silahlarla öldürüldüğünü
öğrenince, “-Acaba yanlış tarafta mıyım !. . ” diye
söylenerek, bir köşede oturup ağlamıştı. Şairdi
özellikle çocuk cesetlerini görüp te zalimlerle aynı
safta olmak ne kadar zordu. Bir an önce, bu kirli
savaşın bitmesi ve evine dönmek için dua etmişti.
Şimdi de Felluce’ye giriyorlardı ve aynı manzarayla
burada da karşılaşmaktan korkuyordu. İlk cesetlerle
karşılaştığında bir şok yaşadı. Oysa herşeye alıştığını
düşünüyor “-Artık şair yüreğim bile taşlaştı”, diyordu.
Fakat kadınların, çocukların bazıları yanmış, bazıları
erimiş cesetlerinin, buldozerlerle çukurlara atılması
insanlığından utandırmıştı.
Burada ceset torbası kullanmıyorlardı; o kadar torba
için vakit ve para ayırmak istememişlerdi anlaşılan.
Büyük bir çukur açıp cesetleri iteklemek daha ucuza
gelmişti, madem ki “insanlık” artık bir kriter değil.
Henry’nin akan gözyaşlarını kimse görmedi. Felluce’de
ilerlediler. Şehrin merkezinden uzaklaştıkça, cesetler
ve cesetleri yiyen köpek manzaraları azalmıştı. Fakat bu
kez yaşayanların olma ihtimali artmıştı.
Henry bir kaç kez arkadaşlarının bazı evlere girdiğini
rastgele ateş ettiğini, bazılarına ise sadece pencereden
içeri bomba attıklarını gördü. Karşılık gelmemişti.
Olaylar tekrarlandıkça bazı evlerden kısa süreli
çığlıklar gelip kesilmeye başladı. Arkadaşları
“teroristler geberdi” diyordu, fakat çığlıkların çoğu
kadın ve çocuk sesiydi. Bu psikolojiyle arkadaşlarının
kendisine de ateş edeceklerinden korkuyor susuyordu.
Kendisini iki ateş arasında hissediyordu. Masumlara ateş
eden arkadaşları da, herhangi bir evden fırlayıp ABD
asker elbisesi yüzünden kendisine de ateş edebilecek
halk da şu an tehlikeydi. Eli silahının tetiğine sıkıca
sarıldı. “-Dikkat !. . ateş edin !. . “ bağrışmalarıyla
hızla döndü, silahının tetiğine nasıl bastığını bile
anlamadı, “-Medet !. . , medet !. . “ diye bağırarak
koşan çocuğun yere düşüşünü, bir film seyreder gibi
gördü. Olduğu yerde öylece kaldı. Diğer askerlerden biri
fazla yaklaşmadan çocuğa bir kaç kez daha ateş etti.
Henry artık rüyada gibiydi. Olayları dışardan seyrediyor
gibiydi. Bir nehirin akışına kapılmış gidiyordu. Ölen
çocukla ilgili ne konuştu, ne soru sordu. , sadece silah
elinde yürüdü.
Yazdığı bir şiir sürekli kafasında kendisine
sesleniyordu.
“Bir çocuk öldürülürse,
yüreğinde yer aç huzursuzluklara.
Yaşabilir bir köşe aç ,
bir park ve salıncak olsun.
Gülüşlere hazırlansın için
buruk gülüşlere
Dudağının ucunda kan, sana bakan
kimsesiz çocuklara
hiç bir şey olmamış gibi
gülümse
Dünya’da yer kalmamış demektir
İnsan gibi insanlara
Ha bir çocuk ölmüş, ha dünya
Artık bakmasan da olur yarınlara”
Henry başka dünyalardayken, aniden , kucağında çocuğuyla
bir adam fırlayıp kaçmaya başladı. Fakat ilk ateşte
ayağından vuruldu. Çocuğunu bırakmadan yerde kıvranan
adamın silahsız olduğunu anladıklarında yaklaştılar,
Henry’de adamın yanına varmıştı. Bir İsrail askeri
silahını adamın kafasına dayadı, parmağını tetiğe
götürürdü. Olayın dışındaymış gibi seyreden Henry,
birden askerin niyetini anladı atıldı ve askeri yana
itekledi. Kurşun toprağa gitmişti. Diğer askerler
çevrelerini sardı. Diğer İsrail askerleri silahlarını
Henry’ye çevirmişti. Henry’nin komutanı yüzbaşı Bill
geldi;
-Noluyor, Iraklı bir terörist için mi tartışıyorsunuz.
Öldürün gitsin.
Henry iyice adamın önüne siper oldu; O yaralı biri,
üstelik silahsız. Öldüremezsiniz !. .
Arkadaşları güldü; “-Binlerce cesetten sonra, hala
vicdanın mı sızlıyor”
Komutan işin uzamasını istemedi;
-Tamam esir olarak tutun. henry, onun sorumluluğu sana
ait. Silah görünmüyor ama üstünü mutlaka ara.
İsrailli askerlerden biri öne çıktı;
-Çocuğu biz alırız.
-Çocuğu mu , Niçin ?
Henry’nin saflığına komutanı güldü;
-Organları için. . .
Henry silahını daha da sıktı, öfkeyle söylendi;
-Hemen defolsunlar !. .
Komutan İsrailli askere döndü;
-Uzatmayın, görüyorsunuz sinirleri bozulmuş. . . .
Üstelik daha bir çok müslüman çocuk bulabilirsiniz.
İsrailliler homurdanarak uzaklaştı. ABD’li askerler,
esirin üstünü aradıktan sonra ellerini arkadan bağlayıp,
başına çuval geçirdiler.
Henry yaralı Irak’lıyı ve çocuğunu bir kamyonetin
arkasına bindirdi, kendisi de yanlarına geçti. Dilini
anlamasa da, sesinin tonundan rahatlayacağını düşünerek
elini hafifçe omzuna vurarak konuştu;
-Yaran ağır değilmiş. Kan durdu bile. Şu başındaki
çuvalı da çıkarayım istersen.
Yaralı Iraklı , kurşun gibi gözlerini, Henry’nin
gözlerine dikmişti. Hiç minnet duygusu yoktu
bakışlarında.
Henry, korku dolu gözleri, yorgunluktan kapanmaya
başlayan çocuğun başını okşadıktan sonra sırtını
kamyonetin kenarına yasladı. Gözlerini gökyüzündeki
yıldızlara dikti.
-Cesetlerin, kankokusunun ortasında, yıldızlara bakmak
hiç de romantik olmuyormuş.
Ve. . . bir şiir mırıldanmaya başladı;
“ Sen !. .
Duydun mu karanlığın esintisini
Dinle ! Gecenin içinden birşeyler geçiyor.
ay kırmızıdır şimdi
Ve darmadağınık. ”
Yaralı Iraklı, Henry’nin şaşkın bakışlarına aldırmadan,
epey düzgün bir İngilizce ile şiire devam etti;
“ Bulutlar bizi gözlüyor , yaslılar gibi
Şu tepemdeki dam çökerse
Sanki yağmalayacaklar herşeyi“
Henry sanattan anlayan bir dostunu görmüş gibi sevinçli
devam etti;
“ Bir an, yalnızca bir an sürecek
Sonra. . . sonra. . . hiç
Hiç. . . “
Bir an sessizlikten sonra Henry;
-Şairini bilmiyordum, Iraklı bir şairin mi ?
Hayır, İranlı Furuğ’un “Al götür bizi rüzğar” şiiri.
-Demek İngilizce biliyorsun. Nerden Öğrendin.
-İngiltere’de okudum. Doktorum.
-Oooo. . . hem de doktor. Komutana söyleyim, senin için
belki birşeyler yapar.
Esirin kaşları çatıldı;
-Ben katillerden bir şey istemem. Hiç bir şey söylemeyin.
Henry itiraz edecek gibi oldu, sonra suçlu suçlu sustu.
Yine bir sessizlikten sonra;
-Ya eşin ?
-O da doktordu. Dün hastanede nöbetçiyken hastane
bombalandı. Cesedini aramaya bile gidemedim.
Teselli etmek istedi;
-Savaşta oluyor böyle şeyler.
-Hangi savaş, bu bir katliam.
Sustular. Esir çocuğuna sıkıca sarıldı. Henry;
-Kaç yaşında ?
- 2 yaşında. Annesinin öldüğünü bilmiyor yavrum.
Henry yeni aklına gelmiş gibi endişeyle ;
-İsraillilerin konuştuklarını da anlamışsındır. . .
-Onlar yıllardır Filistinli çocukları, gençleri de
organları için kaçırıyor. Çocuğumu onlara vermektense
öldürmeyi seçerim.
Kamyonet askeri kampa girdi. Henry;
-Ben haberleşme kısmında görevliyim. Ben sorumlu olduğum
için, başka bir emir gelene kadar benim yanımda
kalacaksın. Gidelim, çocuğuna da yiyecek birşeyler
bulayım.
*** *** ***
Haberleşme odasındaydılar. Henry çocuğa biraz yiyecek ve
süt getirmişti. Esirin elinin çözülmesine izin
verilmemişti. Henry esirin ismini öğrenmek istedi;
-Benim ismim Henry, ya senin ?
-Ali.
-Şiiri seviyorsun galiba. Biliyor musun, ben şairim.
-Ben de. . .
-Ciddi misin. Buna sevindim. Şiir okumamı ister misin?
-Biz en acı şiirleri okumuyoruz, yaşıyoruz artık. Öyle
ki, , hani derler ya “Kelimeler yetmiyor, kelimeler
tükendi”, işte bizim çektiklerimizi, acılarımızı tarife
de kelimeler yetmiyor. Ne yazsam, ne okusam, ne dinlesem
yaşadıklarımızı tarif edemez artık.
-Çok şey kaybettiniz ama güzel günler gelecektir.
-Evet, biz savaşı kaybettik, siz ise onurunuzu,
insanlığınızı kaybettiniz.
Henry, bakışlarını kaçırdı. Haberleşmede görevli
askerlerden biri nöbetçilere seslendi;
-Albay Smith’e haber verin, eşi arıyor.
Bir asker koşarak çıktı. Az sonra komutan Smith odaya
girdi, uydu telefonunu aldı.
-Aloo. . . merhaba Mary. . . teşekkür ederim, sen
nasılsın ? Oğlum nasıl? Uyuyor mu ?. Tamam uyanınca onu
çok sevdiğimi söyle, ona en güzel oyuncakları alacağım.
Bizi merak etmeyin, burdaki ilkel yaratıklara medeniyet
getiriyoruz işte. Bak hele, burda o yaratıklardan bir
tamne esir de varmış. Sesini duymak ister misin? Gerçi
ne dediğini anlaman imkansız ama bir dinle de bak biz
burda nelerle uğraşıyoruz.
Albay, telefonu esir Ali’ye tuttu. Ses çıkarması için
bir de tekme attı.
-Konuş ta homurtunu Mary duysun !. .
Ali, tekmeyi yiyince kendisine uzatılan telefona hızlıca
konuştu;
-Burda bize katliam yapıyorlar. Kadınlara, çocuklara
işkence yapıyorlar. Oğlunuzun yüzüne bakın, o bir
katilin oğlu !. . .
Albay şaşkınlıktan uzun süre tuttuğu telefonu birden
çekti. Ali bir askerin tekmesiyle sırtüstü yıkılırken.
Albay, elini ahizeyi kapatarak bağırdı;
-Niye bu pisliğin İngilizce bildiğini söylemediniz.
Sonra telefona;
-Hah. . hah. . . bizim çocuklardan biri şaka yaptı.
Hayır, hayatım. . hayır bu saçmalıklara inanma. . .
kimyasal silah kullanıldığını mı okudun. . . yok öyle
birşey. . . Hadi kapatıyorum by. . .
Albay telefonu kapatıp esirin yanına geldi. Henry,
Ali’yi savunmak istedi, albay eliyle susturdu ve Ali’nin
kucağındaki çocuğa baktıktan sonra;
-Demek senin de oğlun var. Onu bizim büyütmemizi ister
misin ?
-Albayın öfkesinin yatıştığını zanneden Henry bir an
sevindi ama Ali’nin cevabıyla yine korktu;
-Zalim olarak yaşamasındansa, mazlum olarak ölmesi
iyidir.
Daha sözü yeni bitmişti ki, albay hızla tabancasını
çekti çocuğa ateş eti. Henry ve Ali’nin çığlıkları
biribirine karıştı. Fakat Ali’nin çığlığı uzun sürmedi,
albay tek kurşunla onu susturdu.
Albay’ın önüne geçmek için atılan ama yetişemeyen Henry
acı içinde inleyerek cesetlerin yanına çöktü. Albay ona
bakarak;
-Şimdiye kadar alışmalıydın. Yarın bunlardan yüzlerce
daha öldüreceğiz, öbürgün belki binlerce. İsrailli
eğitmenlerin söylediğini unutma; “Bunlara silahınızı
doğrultun ve insan olduklarını aklınızdan geçirmeyin.
Sadece ateş edin, yoksa onlar sizi öldürür. ”
Henry zorlukla konuştu;
-Saçmalık. İki masumu öldürdünüz.
Biz askeriz. Görevimiz de öldürmek. Öldüreceğiz, ve
dönünce unutacağız.
Henry, çocuğun kanlı saçlarını okşadı.
-Unutabilecek miyiz? Çocukları sevebilecek miyiz?
Saçlarını okşayabilecek miyiz?
Unutmak lazım azizim, unutmak
yaşamak için unutmak
elimizdeki kanları yıkamak
ve çiçek sulamak. . . .
Yeni doğan gün bizim
Sustu tüm çığlıklar
Masumlar öldü, zalimler yaşayacak
Unutmak lazım azizim, unutmak
Henry, şaşkın bakışlara aldırmadan silahını çekti;
-Anladım ki, artık unutmak da mümkün değil, yaşamak da.
. . .
Bir silah sesi çınladı, Henry’nin eli çocuğun
saçlarından yavaşça yere kaydı. . |