Ana Sayfa

Canlı Sohbet

Sohbet Odaları

Klip İzle

Arkadaş Ara

Videolar

Eglence

Karikatür

Komik Haberler

Komik Fıkralar

Komik Sesler

Animasyon

Komik Bilgiler

Komik Videolar

Komik Resimler

Komik Sözler

Komik Mesajlar

Komik Yazılar

Taşlama duvarı

İlginc Yazilar

İlginc Bilgiler

Yemek Sözlügü

Yemek Ölcüleri

Bebek Bakımı

Bebek İsimleri

Bebek Gelişimi

Cocuk Ve Aile

Sac Bakımı

Vucut Bakımı

Diyet

Makyaj

Moda

Lazer Epilasyon

Cinsel Saglık.

Diyet Zayıflama

Cilt Bakımı

Yuz Bakımı

Özel Püf Noktalar

Komik Hikayeler

Dini Hikayeler

Çocuk Hikayeleri

Aşk Hikayeleri

Dostluk Hıkayeleri

Asker Hikayeleri

 Biyografiler

Sanatcıların Hayatı

Nasrettin Hocanin Hayatı

Atatürkün Hayatı

Ugur Mumcunun Hayatı

Üniversiteler

Tarihdekiler

Osmanlıların Hayatı

Unlülerin Siteleri

Mankenlerin Hayatı

İbrahim Tatlıses

Yabanci Mankenler

Ebru Gündeş

Sibel Can

  Burçlar

Burçlar Ve Anne

Burçlar Ve Aşk

Burçlar Ve Beklenti

Burçlar Ve Cicek

Burçlar Ve Diyet

Burçlar Ve Parfüm

Burçlar Ve Tatil

Kadınlar

Müzik

Astroloji

Dersler

Taciz Olayları

Şiirler

Şiirli Kartlar

>> askevim.net Asker Hikayeleri
TEK GERÇEĞİM ÖLÜM

benim sevdam yalan değil ki;en az ölüm kadar gerçek.benim sözlerim yalan değil ki;en az gözlerin kadar gerçek.benim seni beklemeyeceğim doğru değil ki;en az yaşam kadar yalan.benim sevdam doğru çünkü ölüm kadar kaçınılmaz seni sevmek.benim sözlerim yalan değil çünkü bakışların kadar doğru.benim seni beklememem doğru değil çünkü bu yaşamak kadar saçma ve yalan.yaşamak sadece sen varken güzel ve gerçek.ama sen yokken yaşam koskoca bir yalan.sadece ölüm var aklımda sensiz hayatı düşünürken.sen olmazsan hayatımda ölüm olur tek gerçeğim.şu yalan hayatta şu boş hayatta birtek sen varsın hayatımı anlamlı kılan.sen de olmasan hiç çekilmez bu hayat.uzaktasın ama senin benim hayatımda olduğunu bilmek,bir an sesini duymak,gülüşünü,gözlerini hatırlamak yaşamayı gerçek hale getirmeye yetiyor.eski günlerimiz geliyor aklıma.sesin kulağımda hayalin hep gözlerimde.ben seni içimde yaşatıyorum ve her geçen saniye bir parça daha büyüyor sevgin ve sen benim canımın parçası oluyosun geçen her dakika.sen bu kadar ben,bense bu kadar sen olmuşken senden ayrılmayı düşünemiyorum.eğer sen gidersen bu kalpten ben nefes alamam.çünkü sen ben oldun ve benim kalbim sana ait.gidecek olursan onu da götürürsün.işte o zaman benim için tek gerçek ölüm olur ve ben ölürüm canımın içi.sen benim güneşim,gözümün yaşı,dudaklarımda gülücük,kalbimin atışı,nefesimsin.sensiz şu dünya haram bana.çiçek susuz,ağaç köksüz,dünya güneşsiz,bülbül gülsüz,yaşam umutsuz,asker tüfeksiz,şarkı sözsüz,sanatçı esersiz yaşayamazsa bende sensiz yaşayamam.sensiz anlamsız olurum.sen bana yıldızlar kadar uzaktasın ama bir o kadar da yakınımdasın.sen benim kalbimin her atışındasın.ölümse her an ensemde sanki.senin sevdanın yakınlığı kadar ölüm de yakınımda.sevginin gerçekliğini hissettikçe ölümün de doğruluğundan emin oluyorum.eğer biz bir gün ayrılacaksak bunun sebebi gerçekler olsun.yaşamın saçmalıklarından değil ölümün gerçeklerinden olsun.ben seni dünyalar kadar sevmiyorum.ben seni yüreğimle senin gözlerinin sıcaklığı,ölümün soğukluğu ve gerçeklği kadar çok seviyorum canımın içi.ne olur beni bırakma.sen hiç gitme benden.EĞER GİDERSEN TEK GERÇEĞİM ÖLÜM OLUR.SENİ ÇOK SEVİYORUM VE ÖZLÜYORUM ASKERİM...

ask

Sana nasıl anlatsam bilmiyorum. Ama bildiğim tek ama tek şey seni delicesine çok sevdiğim. Seninle öyle bütünleştim ki ayrılmak değil kopamıyorum senden. Ne seni bırakabiliyorum; ne de kendimi hiçe sayıyorum. Bunların ikisini de yapamıyorum. Çünkü artık düşünemiyorum. Kafama, benliğime o kadar yerleşmişsin ki; seni oradan çıkartmak olanaksız. Belki kendimi küçük düşürüyorum ama sevgide küçük düşme söz konusu olsa bile seve seve senin için her adımı atarım. Seni o kadar çok sevdim ki artık aşkım senden bile öte. Seni sevdiğimi dağlara, taşlara kısacası her yere; bütün kainata haykırmak istiyorum Seni Seviyorum!!
Bu kelime topluluklarını defalarca senin için ama yalnız senin için tekrarlayabilirim. Biliyor musun; seni sevdiğimden beri artık çevremdeki her şey gözüme daha güzel daha hoş ve de daha ümit verici gelmeye başladı çünkü onlar bana seni hatırlatıyor...
Dağlar gibi sende içimde çok büyük tutunulması zor bir yerdesin. Tepeler gibi sende içimde ulaşılması zorsun. Zirveye sadece bir kişi çıkar senin yaşamında; işte o da ben olmak istiyorum zirvede tek ben; BEN VE SEN..
Su gibi berraksın ama içimdekileri de alıp götürüyorsun,yol gibi senin de sonun yok; yani seni sevmenin sonu yok... Bu böyle nereye kadar sürer bilemem tabi. Bunu ben belirleyemem; ama şunu bil ki seninle ölüme bile varım..!
Sensiz geçen bir gün değil bir salise bile düşünemez oldum. Sen benim; benliğim, varlığım, hayatım, geleceğim, çılgınlığım, sevincim, mükemmelim, sevdiceğim kısacası her şeyim her şeyimsin...
Sensiz bir hayatın oksijensiz yaşamdan farkı yoktur. Aldığım nefes içtiğim su yürüdüğüm yol her şeyde sen ve senden izler var.
Seni seviyorum ,Seni seviyorum,Seni seviyorum,Seni seviyorum,Seni seviyorum

DeGeRInI BiLeMeDiM hErSeYiM...

nasıl anlatasam bıloyorum..hayatımda daha once asık oldugmu sandım ama takıı damlayı gorunceye kadar onu o kadar cok sevıyorumdu ıcımdekı askı anlatasam bıtıremezdım ama nerden bılrdım br gun arılacagımız.. aslında butun suc benımdı ona o kadar asık olmama ragmen aldataya kalktım ogerdı ayrıldık sonra benı kendı aradı ve affetı yalan solemek yoktu bızde ne olursa olsun bır suru yalan soledım ogrendı ayrıldık yıne benı affetı o kadar mahcuptu kı ona karsı ama herseye ragmen kopmamıstı bende ve bu kadar olay olduktan sonra bıle ben ondan cok seyler beklıyordum ve cok ustune gıdıyordum ailesi ile ilgılı sorunları yetmıyor bıde benımle ugrasıyordu ve onunde bır gırmesı gereken cok onemlı unuverste sıavı vardı..artık onun ıcın ben cekılmez hale gedım mantıksız kıskanmalar benı cok sevdıgı gercekrten hayatta kımseye guvenmedım kadar ona guvendıgım halde en sonuda yıne kavga ettık ve ben ayırıldım oda hıc ıtıraz etmemıstı cunku gucu kalmamıstı..onu cok sevıyordum ve kendım ııcn ıstemedım bu ayrılıgı onu artık daha fazla uzmek ıstemıyorum kendı askımı kalbıme gomup onun hayatından tamamen cıkmak ısıtıyordum..ve sevgılıler gununde bır kac gun sonra ayrıldık tamamen....sevgıller gununde gorusememıstık ve aldıgım hedıyeyı bıle verememıstım ve ben ordalı deıgıldım onun blundugu sehırde futbol oynuyorum sezon bıtmesıne bır hafta kalmıstı son defa gruselım dedım oda tamam zaten bende sana aıt bır sey var dedı oda galıba sevgıler gunu hedıyesını verecektı ve gıtmeden bır gun once gorustuk braz oturduk ama ne onun ne benım azımda yarım saat boyuca merhba kelımesınden baska bır sey cıkmadı yuzune bıle bakamıyordum ve hedıyesını verdım en sonunda sesım tıtreye tıtreye tıtreye oda bana verdı cok merak da edıyorumdum lutfen burda acma dedı tamam dedım sonra ben gıdıyım dedım kafanın dısına cıktık hıc bıryse soleyemedın ınsallah mutlu olursn bundan sonra dedım oysa sonkez ona sarılmak vardı hep aklımda ama yapamadım gozlerım dolu dolu oldu oda sende dedı ben merdıvenlerden asaya ındım aglayarak hayatımın en kotu gunydu belkı hemen aldıgı hedıyı bakmak ıstedım yaslı gozlerımle arılmadan once fotoraf cekınmıstık onları album yapmıss harıka bırseydı o an ıyce koptum ve bana atkı orecektı gıtmeden ör dedım ama sen yetıstıremessın dıyordum cunku hayatında elıne mil alamamıs bırı nasıl orecek 2 haftatda dıyordum ve senın ıcın ogrenır orerım dıoyrodu bende tamam or bır g un kendın tak senın kokun sınsın demıstım onuda ormus ve takmıs bırgun onun kokusu sınmıs koklamaktan kendımı alamadım mahvolmustum olmek ıstedım ogun hep agladım veee ertesı gun gıttım o sehırden....yol boyuncada agladım...yolda msj gedı benı aramayı ıhmal etme senden kopamam koparsamda yasayamam ıyı oldunu sole yeter bana dıe sonra kendı memlekıme geldım ardan gunler gecı cagrı atıyorum cxvp yok msj atıyorum cvp yok arıyorum cvp vermıyorr ertesı gun telefonu kapalı caldı o gun bugundur ona ulasamadımmmm....artık umudu kestımm kafayı yemıs bı durumdayımm...sıze bı tavsıye arkdaslar sevdıgınız ınsanı asla uzmeyın degerını bılım kaybettıkten sonra anlasılıyorr butun degererr....aL!$

hazır degilsen neden teklif ettin????

sizin yazdıgınız hikayeleri okurken yeni başlayan ve benliğimi kaplayan kendi hikayemi sizlerle paylaşmak istedim...onunla tanısalı 1 yıla yakın bi zaman oldu ılk görüşmemizde ben öss sınavına girmiştim oda matematik okuyodu yani derslerden ve tercihlerden konusmustuk sonra uzun süre görüşemedik ama msjla bagımızı koparmadık o benimle hep görüşmeyi istedi ama ben biraz ertelemiştim vakit buldugum bigün gittim görüştük bu arada ayrı sehirlerdeyiz artık..onunla görüştüğümüzde bana teklif etti bende ondan hoşlandıgım halde söyleyemedim ben senden hoşlanmıyorum şu an bi ilişkiye hazır değilim dedim oda ben beklerim dedi sen nasıl istersen öyle olsun dedi o gün evinde görüşmüştük ve güzel bir gün geçirmiştik hoşlandıgımı söyleyememiştim ama ona samimi davrandım elimi tutmasına vb.şeylere izin verdim yani benimde istediğimi bilsin diye,ben eve geldim aramasını bekledim ama aramadı msj attım aramama sebebini öğrendim gecerli bi sebebi vardı her defasında dün yine birlikteydik msjla sevgisini belli edemiyormus yanındayken her istediğimi yaparmıs evet yanındayken çok mutluyum herşey güzel ama ben onun sevgilisi degilmişim"sadece çıkıyoruz sen ilk görüşmede benden hoşlanmadığını söyledin bende şimdi sana güvenemıyorum zamanla oturcak rayına herşey ve aramızdaki şeyin adı belli olcak,ben eskiden çok üzüldüm tekrar üzülmek istemıyorum birbirimize baglanmadan yasayalım dengeleyelim sevgili değiliz anla bunu belki biter belki devam eder baglanma"dedi...içimde her an msj atcakmısta bitcekmiş gibi bi korkuyla yaşamak içimi acıtıyo,bende eskiden kötü şeyler yasadım ama aşk biraz cesaret ister bence neden böyle yapıyor anlamıyorum ben msj atıyorum ara sıra oda atıyo ama benim hep aklımda o var ve ben üzülüyorum o genelde okulda ve benle ilgilenmiyo yani yanındayken hersey güzel ama ben evime gelince hersey değişiyo bi yabancı gibi sanki zamana bıraktık ama ben bıraz sabırsızım neden bekleyelim ki sevelim cesaretli olalım ben seviyorum oda sevdiğini söylüyo ama tek sorun sevgilisi değilim bana baglanmak istemiyo ve az msj atıyo hiç aramıyo zaten acaba zamanla nasıl olur bana bağlanır mı?onun bana bağlanıp benden vazgeçememesi için hep dua edicem Allah büyüktür ben sabredip beklicem inş.hayırlısı olur..offff yani ben keşke ilk gün hoşlanıyorum deseydim belki farklı olcaktı lütfen okuyup bana şu an neler yapmam gerektiği hakkında bişeyler söyleyin(ben babam olmadıgı için ondan o eksikliği doldurmasını istiyorum ama bunu ona nasıl anlatcam bilmiyorum tamamen hayetımda olsun istiyorum ama onun cesareti yok ve ben yine üzülüp acı çekiyorum...eğer benim hikayemide okuduysanız teşekkür ederim..

KARDEŞİM BENİM

Merhaba değerli okurlar; Bu anlatıcagım benim gercek hayat hikayemdir.
26.11.1994 tarihinde Manisanın Kırkağaç beldesine vatani görevimi yerine getirmek üzere 6. alak komutanlığına teslim oldum,teslim olmadan evvel kırkağaçta bir berber salonuna girip, o güne kadar kestirmeye kıyamadığım saçlarımı kestirdim,üzülmüştüm ama güzel bir amaç uğruna olduğunu bilyordum, neyse lafı uzatmayayım; teslim olduktan sonra kıyafetlerimizi aldık ve giyindik, ortam çok komikdi, kıyafetler kimine dar kiminede bol gelmişti herkes garip garip etrafına bakınıp duruyordu,derken o gün öyle geçti ve saat 09:00 gibi bizi zorla yatırdılar, tabi sabah başımıza geleceklerden habersizdik ve yattık.
Sabah saat 04:00 gösteriyorduki bir düdük sesiyle uyandık sersem gibiydik alel acele kıyafetlerimizi giyindik ve doğru ictima alanına cıktık kimimiz küfür ediyor, kimimiz daha uyanamamış ve yerdeki izmaritleri toplamak amacı ile belimizi bükerek mıntıka temizliğini bitirdik, sırada spor vardı, güçlü yapılan sporun ardından kahvaltı için yemekhaneye doğru yola çıktık yaklaşık 1.5 km yürüdük, alışkın olmadığımız için dilimiz dışarı çıkmış feleket derecede yorulmuştuk, tek tesellimiz süper bir kahvaltı idi, yemekhaneye girdik masaların üzerinde altı adet yayvan tabak ve içlerinde ise benim hiç sevmediğim gül receli vardı şok olmuştum hayallerim yıkılmıştı, bir oturuşda bir çiftli ekmeği bitiren ben, bir dilim ekmek yiyerek masadan kaltım, acemi birliğini bitirene kadar resmen erimiştim. Ve heycanla beklediğimiz o an gelmişti, merakdan ölüyorduk, acı gerçekle yüz yüze gelmişdim dağıtımlar okundu ve Tunceli'nin hozat ilcesine düşmüştüm, hayatımda ilk defa duyuyordum bu ilçenin ismini, derken izinde bitti ve tunceli'ye giderek birliğime katıldım, ve silahımı ve mühimmatımı teslim aldım, daha o günün akşamı tacizler başlamıştı çok korkmuştum ve sabah operasyona gittik 8 ay tabura ugrayamadık, bir operayon sırasında dizimden vuruldum ve sevgili sehit kardeşim ENVER YORULMAZ beni 6 km sırtında taşıyarak helikopter'e bindirdi, ELAZIĞ askeri hastanesine yattım, 1.5 ayda iyileşerek birliğimi geri döndüm ENVER beni gördüğüne çok sevinmişti sarıldık birazda lafladık, o akşam yine ENVER ve diğer silah arkadaşlarım operasyona cıktılar ve timimde olan 18 arkadaşımı son görüşüm oldu. SEVGİLİ ŞEHİT KARDEŞLERİM BAKIN BAYRAĞIMIZ HALA GÖNDERDE, BAŞARAMADILAR BAŞARAMIYACAKLAR,SİZ RAHAT UYUYUN.

SON BOMBA YÜREĞİME
Amerika ve İngilterenin beraber yaptığı bombardıman, Bağdat’ın üzerine kâbus gibi çökmüştü. 1998’in ramazan ayına bir gün kalmıştı. Fakat Irak halkı, oruç ayına neşeyle değil, korku, hüzün ve yoklukla giriyordu. Yıllardır zalim devlet başkanlarından çektikleri yetmiyormuş gibi şimdi de ABD’nin Saddam’ı bahane ederek yaptığı saldırılar, ambargonun getirdiği sefalet, halkı ölüm sınırına çoktan getirmişti. Dünyanın bir ucunda balinaları kurtarmak için trilyonlar harcanırken, burda insanları öldürmek için çok daha fazla para harcanıyordu.
* * * * * * * * * *
Yaşlı Abdullah ve ailesi de, yokluk çekenlerdendi. Sekiz yıldır süren ambargo, oğlu Hasan’ın da işlerini bozmuş, para kazanamaz olmuştu. Ailenin tek çalışanı olan oğlunun ne sıkıntılar çektiğini biliyordu. Hasan’ın fedakârlık yaptığını, bazen peşpeşe birkaç öğün hiç birşey yemediğini çok iyi biliyordu ama elinden birşey gelmiyordu.
Son zamanlarda kendisi de, torunları bir lokma fazla yesin diye sofradan aç kalkıyor, ancak yaşamını sürdürecek kadar yiyordu. Yine de sıkılıyor, utanıyor, gece gündüz ne yapabilirim diye düşünüyordu.
Geçen yaz ortası ölen torunu Zehra gözlerinden gitmiyordu. Gerçi doktorlar, ilaç olmadığı için kurtamadıklarını söylemişti ama Abdullah dede; ”-Eğer torunum yeterince beslenseydi, zayıf düşüp hastalanmazdı” diye düşünüyordu. Zehra’nın “-Dedeciğim” deyişi aklına geldikçe yaşaran gözlerini zorlukla saklıyor, hemen bastonuna uzanıp, torunlarının “-Dede, nereye !. . ” diye seslenişlerine cevap vermeden, kendini sokağa atıyordu.
* * * * * * * * * *
Akşamın alaca karanlığı yavaş yavaş yaklaşırken, Abdullah dedenin evinde ailecek sofraya oturmuşlardı. Ne olduğunu anlamadığı, çok olsun diye bolca su katılmış çorbaya kaşık sallıyorlardı. Büyükler yokluğun ezikliğini paylaşıyordu. Ama çocuklar çorbaya itiraz ediyor, çocuk saflıklarıyla çaresiz büyüklerini ne kadar yaraladıklarını bilmiyorlardı.
O sırada dışardan siren sesleri gelmeye başladı. Anlaşılan yine bombalama başlayacaktı. Sofrayı olduğu gibi bırakıp karı-koca çocuklarını kucakladılar. Son birkaç gecedir insafsızca yapılan bombardımanlarda, bu koşuşturmaya alışmışlardı. Özellikle önceki gece gördükleri manzaradan sonra daha büyük korkuyla, aceleyle sığınağa koşuyorladı. Önceki gece, bombardımanın bitiminden sonra, sığınaktan çıktıklarında kendi evlerinden az ötede, sığınağa gidemeyen bir anne ile çocuğu biribirine sarılmış olarak, feci halde ölmüştü. Son anında bile çocuğuna sarılmış olan annenin vücudunun yarısı yoktu.
Aceleyle evden çıktılar. Henüz birkaç adım uzaklaşmışlardı ki, kucağında iki çocuğunu taşıyan Hasan, babasının çıkmadığını farketti. Hızla eve döndü. Kapıdan içeri baktığında, babasının düşünceli düşünceli oturduğunu gördü, telaşla seslendi; “Hadii babaa!. . siren seslerini duymadın mı!. . ”. Yaşlı Abdullah sesine öfke tonu vermeye çalışarak seslendi. “-Ben çocuk değilim, geliyorum. Sen oyalanma çocukları götür. ” Kalktı bastonuna uzandı, sonra kapıda bekleyen oğluna döndü; “Bak hâlâ bekliyor. Yaşlandım diye sözüm dinlenmiyor mu artık !…” “-Estağfurullah baba. Ama sen de acele et biraz. ” Bu sözüne de babasının kızabileceğini düşünerek hemen dışarı çıktı, kucağında çocuklarıyla sığınağa doğru koşmaya başladı.
Hasan, evini görebileceği son köşeyi dönerken durdu, geri baktı. Babasının çoktan kapının önüne çıkması gerekirdi ama görünmüyordu. Acı siren sesleri arasında birkaç saniye daha bekledi ama babası çıkmadı. Geri dönmeye cesareti yoktu, babasını kırmaktan hâlâ çok çekinir, daima saygılı davranırdı. Koştu sığınağa girdi, hanımını aradı, izdiham yaşanan kalabalıkta şans eseri kısa sürede buldu. Çocuklarını hanımının yanına bıraktıktan sonra babasını aramak için geri dönmek istedi ama kalabalıkta geriye gitmesi çok zordu. Epey gayret ettikten sonra kapıya yanaşmıştı ki sığınağın kapılarının kapatıldığını gördü. O ana kadar girmiş olabileceğini ümit ederek babasını aramaya başladı, ama bir türlü bulamıyordu, gittikçe daha çok endişeleniyordu. Dışardan bomba sesleri gelmeye başlayınca Hasan birden irkildi, “-Baba !. . ” diye bağırarak sığınağın kapılarına hücüm etti. Yokluk içindeki aileye yük olmamak için babasının kendini feda etmek istediğini anlamıştı ama sığınağın kapılarını açtırması imkansızdı.
* * * * * * * * * *
Abdullah dede, evin hemen önüne koyduğu sandalyede oturmuş, gökyüzünü seyrediyordu. Gökyüzünden geçen parlak ışıltılı, alevli bombalara bakıyor, içini çekiyordu; “-Çocukken, kayan bir yıldız görünce ne çok sevinirdim. Bu bombaları atanlar da çocukken öyle sevinir miydi acep?”
Abdullah dede, okumuş bir adamdı, kültürlüydü. Bağırdı gökyüzüne ; “-Eh Amerika, eh İngiltere mazlumun ah’ı kalır mı sanırsınız !. Sizden büyük Allah var !. . ” Bunu söylerken Atlantis denen kayıp ülke hakkında yıllar önce okuduğu yazıyı hatırlamıştı. O yazıda, teknolojisi ve ordusu diğer ülkelerden çok güçlü olan Atlantislilerin, diğer ülkeleri sömürdükleri, ezdikleri ve artık hiç bir gücün karşılarında duramayacağını düşündükleri bir zamanda, gökyüzünden düşen çok büyük bir meteorun çarpmasıyla tüm kıtanın okyanusa gömüldüğü anlatılıyordu. Abdullah dede, ABD’yi Atlantis’e benzetiyordu. Tekrar bağırdı; “-Mazlumun ah’ı kalmaz !. . ” . Şehadet getirdi, oturduğu sandalyede başını önüne eğdi, dualar mırıldanmaya başladı…

ŞAİRİN KAYBEDİŞİ

Felluce’de ABD ve israil askerlerinin katliamı devam ediyordu. Halkın kentten kaçmasına bile izin verilmiyordu.
Büyük bir sessizliğin yaşandığı Felluce’ye girerken, ABD askerlerinden er Henry endişe içindeydi. Daha kısa zaman önce öldürecekleri insanların yüzlerini görmeleri gerekmiyordu. Uçak ve helikopterlerden bombalar ve bilgisayar oyunu oynar gibi üstün uzun namlulu silahlarla öldürdükleri insanlara fazla aldırmıyorlardı. Oysa geçen hafta El Şuheda kentine bombardımandan bir süre sonra yaya girmişlerdi. Kendilerine El Şuheda’ya girmeleri ve hareket eden tüm canlıları acımadan öldürmeleri emredilmişti. Ölüleri de kanıt bırakmamak için ceset torbalarına koyup Fırat nehrine atmaları söylenmişti. “Kanıt bırakmamak” cümlesinin manasını bir süre sonra anlamışlardı; şişmiş, sararmış ama kokmayan cesetler kimyasal silah kullanıldığını gösteriyordu. Er Henry’nin şair yüreği bu manzaradan sonra isyan etmiş ama dili susmuştu. Askerliği uzamasın diye susmuştu. Ertesi gün Colan ve El Cübeyl kentlerinde de aynı katliamların yapıldığını, çoğunluğu kadın ve çocuk, binlerce insanın biyolojik silahlarla öldürüldüğünü öğrenince, “-Acaba yanlış tarafta mıyım !. . ” diye söylenerek, bir köşede oturup ağlamıştı. Şairdi özellikle çocuk cesetlerini görüp te zalimlerle aynı safta olmak ne kadar zordu. Bir an önce, bu kirli savaşın bitmesi ve evine dönmek için dua etmişti.

Şimdi de Felluce’ye giriyorlardı ve aynı manzarayla burada da karşılaşmaktan korkuyordu. İlk cesetlerle karşılaştığında bir şok yaşadı. Oysa herşeye alıştığını düşünüyor “-Artık şair yüreğim bile taşlaştı”, diyordu. Fakat kadınların, çocukların bazıları yanmış, bazıları erimiş cesetlerinin, buldozerlerle çukurlara atılması insanlığından utandırmıştı.
Burada ceset torbası kullanmıyorlardı; o kadar torba için vakit ve para ayırmak istememişlerdi anlaşılan. Büyük bir çukur açıp cesetleri iteklemek daha ucuza gelmişti, madem ki “insanlık” artık bir kriter değil.

Henry’nin akan gözyaşlarını kimse görmedi. Felluce’de ilerlediler. Şehrin merkezinden uzaklaştıkça, cesetler ve cesetleri yiyen köpek manzaraları azalmıştı. Fakat bu kez yaşayanların olma ihtimali artmıştı.
Henry bir kaç kez arkadaşlarının bazı evlere girdiğini rastgele ateş ettiğini, bazılarına ise sadece pencereden içeri bomba attıklarını gördü. Karşılık gelmemişti. Olaylar tekrarlandıkça bazı evlerden kısa süreli çığlıklar gelip kesilmeye başladı. Arkadaşları “teroristler geberdi” diyordu, fakat çığlıkların çoğu kadın ve çocuk sesiydi. Bu psikolojiyle arkadaşlarının kendisine de ateş edeceklerinden korkuyor susuyordu. Kendisini iki ateş arasında hissediyordu. Masumlara ateş eden arkadaşları da, herhangi bir evden fırlayıp ABD asker elbisesi yüzünden kendisine de ateş edebilecek halk da şu an tehlikeydi. Eli silahının tetiğine sıkıca sarıldı. “-Dikkat !. . ateş edin !. . “ bağrışmalarıyla hızla döndü, silahının tetiğine nasıl bastığını bile anlamadı, “-Medet !. . , medet !. . “ diye bağırarak koşan çocuğun yere düşüşünü, bir film seyreder gibi gördü. Olduğu yerde öylece kaldı. Diğer askerlerden biri fazla yaklaşmadan çocuğa bir kaç kez daha ateş etti.
Henry artık rüyada gibiydi. Olayları dışardan seyrediyor gibiydi. Bir nehirin akışına kapılmış gidiyordu. Ölen çocukla ilgili ne konuştu, ne soru sordu. , sadece silah elinde yürüdü.
Yazdığı bir şiir sürekli kafasında kendisine sesleniyordu.
“Bir çocuk öldürülürse,
yüreğinde yer aç huzursuzluklara.
Yaşabilir bir köşe aç ,
bir park ve salıncak olsun.
Gülüşlere hazırlansın için
buruk gülüşlere
Dudağının ucunda kan, sana bakan
kimsesiz çocuklara
hiç bir şey olmamış gibi
gülümse

Dünya’da yer kalmamış demektir
İnsan gibi insanlara
Ha bir çocuk ölmüş, ha dünya
Artık bakmasan da olur yarınlara”

Henry başka dünyalardayken, aniden , kucağında çocuğuyla bir adam fırlayıp kaçmaya başladı. Fakat ilk ateşte ayağından vuruldu. Çocuğunu bırakmadan yerde kıvranan adamın silahsız olduğunu anladıklarında yaklaştılar, Henry’de adamın yanına varmıştı. Bir İsrail askeri silahını adamın kafasına dayadı, parmağını tetiğe götürürdü. Olayın dışındaymış gibi seyreden Henry, birden askerin niyetini anladı atıldı ve askeri yana itekledi. Kurşun toprağa gitmişti. Diğer askerler çevrelerini sardı. Diğer İsrail askerleri silahlarını Henry’ye çevirmişti. Henry’nin komutanı yüzbaşı Bill geldi;
-Noluyor, Iraklı bir terörist için mi tartışıyorsunuz. Öldürün gitsin.
Henry iyice adamın önüne siper oldu; O yaralı biri, üstelik silahsız. Öldüremezsiniz !. .
Arkadaşları güldü; “-Binlerce cesetten sonra, hala vicdanın mı sızlıyor”
Komutan işin uzamasını istemedi;
-Tamam esir olarak tutun. henry, onun sorumluluğu sana ait. Silah görünmüyor ama üstünü mutlaka ara.
İsrailli askerlerden biri öne çıktı;
-Çocuğu biz alırız.
-Çocuğu mu , Niçin ?
Henry’nin saflığına komutanı güldü;
-Organları için. . .
Henry silahını daha da sıktı, öfkeyle söylendi;
-Hemen defolsunlar !. .
Komutan İsrailli askere döndü;
-Uzatmayın, görüyorsunuz sinirleri bozulmuş. . . . Üstelik daha bir çok müslüman çocuk bulabilirsiniz.
İsrailliler homurdanarak uzaklaştı. ABD’li askerler, esirin üstünü aradıktan sonra ellerini arkadan bağlayıp, başına çuval geçirdiler.
Henry yaralı Irak’lıyı ve çocuğunu bir kamyonetin arkasına bindirdi, kendisi de yanlarına geçti. Dilini anlamasa da, sesinin tonundan rahatlayacağını düşünerek elini hafifçe omzuna vurarak konuştu;
-Yaran ağır değilmiş. Kan durdu bile. Şu başındaki çuvalı da çıkarayım istersen.
Yaralı Iraklı , kurşun gibi gözlerini, Henry’nin gözlerine dikmişti. Hiç minnet duygusu yoktu bakışlarında.
Henry, korku dolu gözleri, yorgunluktan kapanmaya başlayan çocuğun başını okşadıktan sonra sırtını kamyonetin kenarına yasladı. Gözlerini gökyüzündeki yıldızlara dikti.
-Cesetlerin, kankokusunun ortasında, yıldızlara bakmak hiç de romantik olmuyormuş.
Ve. . . bir şiir mırıldanmaya başladı;
“ Sen !. .
Duydun mu karanlığın esintisini
Dinle ! Gecenin içinden birşeyler geçiyor.
ay kırmızıdır şimdi
Ve darmadağınık. ”
Yaralı Iraklı, Henry’nin şaşkın bakışlarına aldırmadan, epey düzgün bir İngilizce ile şiire devam etti;
“ Bulutlar bizi gözlüyor , yaslılar gibi
Şu tepemdeki dam çökerse
Sanki yağmalayacaklar herşeyi“
Henry sanattan anlayan bir dostunu görmüş gibi sevinçli devam etti;
“ Bir an, yalnızca bir an sürecek
Sonra. . . sonra. . . hiç
Hiç. . . “
Bir an sessizlikten sonra Henry;
-Şairini bilmiyordum, Iraklı bir şairin mi ?
Hayır, İranlı Furuğ’un “Al götür bizi rüzğar” şiiri.
-Demek İngilizce biliyorsun. Nerden Öğrendin.
-İngiltere’de okudum. Doktorum.
-Oooo. . . hem de doktor. Komutana söyleyim, senin için belki birşeyler yapar.
Esirin kaşları çatıldı;
-Ben katillerden bir şey istemem. Hiç bir şey söylemeyin.
Henry itiraz edecek gibi oldu, sonra suçlu suçlu sustu. Yine bir sessizlikten sonra;
-Ya eşin ?
-O da doktordu. Dün hastanede nöbetçiyken hastane bombalandı. Cesedini aramaya bile gidemedim.
Teselli etmek istedi;
-Savaşta oluyor böyle şeyler.
-Hangi savaş, bu bir katliam.
Sustular. Esir çocuğuna sıkıca sarıldı. Henry;
-Kaç yaşında ?
- 2 yaşında. Annesinin öldüğünü bilmiyor yavrum.
Henry yeni aklına gelmiş gibi endişeyle ;
-İsraillilerin konuştuklarını da anlamışsındır. . .
-Onlar yıllardır Filistinli çocukları, gençleri de organları için kaçırıyor. Çocuğumu onlara vermektense öldürmeyi seçerim.
Kamyonet askeri kampa girdi. Henry;
-Ben haberleşme kısmında görevliyim. Ben sorumlu olduğum için, başka bir emir gelene kadar benim yanımda kalacaksın. Gidelim, çocuğuna da yiyecek birşeyler bulayım.
*** *** ***
Haberleşme odasındaydılar. Henry çocuğa biraz yiyecek ve süt getirmişti. Esirin elinin çözülmesine izin verilmemişti. Henry esirin ismini öğrenmek istedi;
-Benim ismim Henry, ya senin ?
-Ali.
-Şiiri seviyorsun galiba. Biliyor musun, ben şairim.
-Ben de. . .
-Ciddi misin. Buna sevindim. Şiir okumamı ister misin?
-Biz en acı şiirleri okumuyoruz, yaşıyoruz artık. Öyle ki, , hani derler ya “Kelimeler yetmiyor, kelimeler tükendi”, işte bizim çektiklerimizi, acılarımızı tarife de kelimeler yetmiyor. Ne yazsam, ne okusam, ne dinlesem yaşadıklarımızı tarif edemez artık.
-Çok şey kaybettiniz ama güzel günler gelecektir.
-Evet, biz savaşı kaybettik, siz ise onurunuzu, insanlığınızı kaybettiniz.
Henry, bakışlarını kaçırdı. Haberleşmede görevli askerlerden biri nöbetçilere seslendi;
-Albay Smith’e haber verin, eşi arıyor.
Bir asker koşarak çıktı. Az sonra komutan Smith odaya girdi, uydu telefonunu aldı.
-Aloo. . . merhaba Mary. . . teşekkür ederim, sen nasılsın ? Oğlum nasıl? Uyuyor mu ?. Tamam uyanınca onu çok sevdiğimi söyle, ona en güzel oyuncakları alacağım. Bizi merak etmeyin, burdaki ilkel yaratıklara medeniyet getiriyoruz işte. Bak hele, burda o yaratıklardan bir tamne esir de varmış. Sesini duymak ister misin? Gerçi ne dediğini anlaman imkansız ama bir dinle de bak biz burda nelerle uğraşıyoruz.
Albay, telefonu esir Ali’ye tuttu. Ses çıkarması için bir de tekme attı.
-Konuş ta homurtunu Mary duysun !. .
Ali, tekmeyi yiyince kendisine uzatılan telefona hızlıca konuştu;
-Burda bize katliam yapıyorlar. Kadınlara, çocuklara işkence yapıyorlar. Oğlunuzun yüzüne bakın, o bir katilin oğlu !. . .
Albay şaşkınlıktan uzun süre tuttuğu telefonu birden çekti. Ali bir askerin tekmesiyle sırtüstü yıkılırken. Albay, elini ahizeyi kapatarak bağırdı;
-Niye bu pisliğin İngilizce bildiğini söylemediniz.
Sonra telefona;
-Hah. . hah. . . bizim çocuklardan biri şaka yaptı. Hayır, hayatım. . hayır bu saçmalıklara inanma. . . kimyasal silah kullanıldığını mı okudun. . . yok öyle birşey. . . Hadi kapatıyorum by. . .
Albay telefonu kapatıp esirin yanına geldi. Henry, Ali’yi savunmak istedi, albay eliyle susturdu ve Ali’nin kucağındaki çocuğa baktıktan sonra;
-Demek senin de oğlun var. Onu bizim büyütmemizi ister misin ?
-Albayın öfkesinin yatıştığını zanneden Henry bir an sevindi ama Ali’nin cevabıyla yine korktu;
-Zalim olarak yaşamasındansa, mazlum olarak ölmesi iyidir.
Daha sözü yeni bitmişti ki, albay hızla tabancasını çekti çocuğa ateş eti. Henry ve Ali’nin çığlıkları biribirine karıştı. Fakat Ali’nin çığlığı uzun sürmedi, albay tek kurşunla onu susturdu.
Albay’ın önüne geçmek için atılan ama yetişemeyen Henry acı içinde inleyerek cesetlerin yanına çöktü. Albay ona bakarak;
-Şimdiye kadar alışmalıydın. Yarın bunlardan yüzlerce daha öldüreceğiz, öbürgün belki binlerce. İsrailli eğitmenlerin söylediğini unutma; “Bunlara silahınızı doğrultun ve insan olduklarını aklınızdan geçirmeyin. Sadece ateş edin, yoksa onlar sizi öldürür. ”
Henry zorlukla konuştu;
-Saçmalık. İki masumu öldürdünüz.
Biz askeriz. Görevimiz de öldürmek. Öldüreceğiz, ve dönünce unutacağız.
Henry, çocuğun kanlı saçlarını okşadı.
-Unutabilecek miyiz? Çocukları sevebilecek miyiz? Saçlarını okşayabilecek miyiz?
Unutmak lazım azizim, unutmak
yaşamak için unutmak
elimizdeki kanları yıkamak
ve çiçek sulamak. . . .

Yeni doğan gün bizim
Sustu tüm çığlıklar
Masumlar öldü, zalimler yaşayacak
Unutmak lazım azizim, unutmak
Henry, şaşkın bakışlara aldırmadan silahını çekti;
-Anladım ki, artık unutmak da mümkün değil, yaşamak da. . . .
Bir silah sesi çınladı, Henry’nin eli çocuğun saçlarından yavaşça yere kaydı. .

Yıldızlar

Elementler

Hint Astrolojisi

Renk Falı

Kahve Falı

El Falı

Ünlülerin Burçları

Anneler Günü Sözleri

Aşk Sevgi Sözleri

Dostluk Sözleri

Anlamlı Sözler

Özür Dileme Sözleri

Evlilık Kutlama Sözleri

Özlem Hasret Sözleri

Bayram Kutlama Sözleri

Sevgililer Günü Sözleri

Nefret Sözleri

Kandil Gecesi Sözleri

Güzel Sözler

Kadir Gecesi Sözleri

Ayrılık Sözleri

Msn Mesenger İndir

Msn Ifadeleri

Msn Aşk Ifadeleri

Msn Avatarları

Msn Smiles

Msn Arka Plan

Msn Eklentileri

Genel Bilgiler

Guvenlik

Msn Nıck Name

Msn Şekılleri

Msn Dondurucui

Msn 7.0 Sürümü

Msn 8.0 Sürümü

Msn Aşci  Karakterleri

Msn Hata Ve Cözümleri

Msn Şakaları

Yariş Oyunları

Barbie Oyunları

Makyaj Oyunları

Kız Oyunları

Nısan Oyunları

Savaş Oyunları

Macera Oyunlari

Acı Hayat

Bin Bir Gece.

Doktorlar

Acı Hayat

Ihlamurlar Altında

Yaralı Yürek

Cennet Mahallesi

Elveda Derken

Sıla

Kaybolan Yıllar

Yalancı Yarim

Avrupa Yakası

Arka Sokaklar

Yaprak Dökümü

Komik Videolar

Korku Videoları

Hayvan Videoları

Kavga Videoları

Fenerbahçe Videoları

Glatasaray Videoları

Beşiktaş Videoları

Televizyon Videoları

Cocuk Videoları